Büyük Birlik Partisi

GENEL MERKEZ GÜNDEMİ

2017-04-25 00:00:49

BBP YİK BAŞKANI HAKKI ÖZNUR: STRATEJİK MAŞA PKK BİR İSRAİLİYYAT ÜRÜNÜ, AKP İSE 28 ŞUBAT ÜRÜNÜ

Ülkücü fikir ve siyaset adamı, araştırmacı – yazar Büyük Birlik Partisi Yüksek İstişare Kurulu (YİK) Başkanı Hakkı Öznur İstanbul Alperen Ocaklarının düzenlediği “12 Eylül ve 12 Eylül de Muhsin Yazıcıoğlu” adlı Panele katıldı.

Toplantı  şehitler için yapılan saygı duruşu ve okunan İstiklal marşı ile başladı. Daha sonra Kur'an Tilaveti yapıldı. Ardından gece 12 Eylül ile ilgili sinevizyon gösterisi ile devam etti.. Daha sonra Panele geçildi.  

Panelin moderatörlüğünü BBP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Yeliz Yaptı. 

Panelin açış konuşmasını İstanbul Alperen Ocakları Başkanı Kürşat Mican yaptı.

Panele katılım çok büyüktü. 12 Eylül 1980 öncesinin ülkücü kadroları ve 12 Eylül 1980 darbesinde uzun yıllar  zindanlarda yatan yusufiyeli ülkücülerde  panele katıldılar bir çok Ülkücü 12 Eylül darbesi ve şehit liderimiz Muhsin Başkan ile ilgili hatıralarını anlattılar.

Panelde ilk konuşmayı BBP Genel Başkan Yardımcısı gazeteci Yazar Remzi Çayır yaptı. 1979-1991 yılları arasında 13 yıl zindanlarda yatan 12 Eylül dönemi ile ilgili bir çok kitapları olan Remzi Çayır 12 Eylül döneminde yaşadıklarını çekilen acıları ve idam edilen ülküdaşlarımız ve şehit liderimiz Muhsin Başkan ile hatıralarını anlattı salondakiler de çok duygulanmışlardır.

Daha sonra BBP YİK başkanı Ülkücü fikir ve siyaset adamı Hakkı Öznur konuştu. 

12 Eylül darbesi olduğunda Yusufiyelerde çilesini çeken binlerce Ülkücü gençten biri olduğunu anlatan Öznur, 12 Eylül 1980 darbesi nin ülkücü harekete karşı yapıldığını darbenin arkasında ABD/ NATO ve batı dünyasının olduğunu söylemiştir.  

Yüz binlerce Ülkücünün gözaltına alındığını binlerce ülkücünün zindanlara doldurulduğunu 8 ülkücü gencin idam sehpasında asılarak şehit  edildiğini bir çok ülkücü gencinde askeriye ve emniyete ait işkence merkezlerinde katledildiğini,  şehit düştüklerini söyledi.

  

1 Kasım 2015 seçimleri öncesi Türkiye tablosunu. 12 Eylül darbesinin siyasi ve toplumsal etkilerini, diktatör Kenan Evren’in ölümünü,  Muhsin Başkan’ın darbe karşıtı tavrını ve ilkeli siyasetini, BBP’nin iç ve dış politikadaki görüşlerini de panele katılan dinleyicilerle  paylaştı.  

Öznur, duygusal konuşması ve çoşkulu hitabeti ile dinleyicileri derinden etkiledi.

Hakkı Öznur, şehit  liderimizin Genç Ülkücüler Teşkilatı’na girişini, üniversite yıllarını, hayallerini, gençlik liderliğini (ÜOD ve ÜGD Başkanı ve MHP eğitimcisi olduğu dönem) 12 Eylül sürecini,  yargılandığı davaları, yattığı cezaevlerini, MHP ve Ülkücü kuruluşlar davasını, Mamak’taki savunmasını, cezaevinden tahliye olduktan sonra üstlendiği SOGEV başkanlığını, siyasete girişini, darbelere ve siyasete bakışını, 28 Şubat süreci vb. birçok konuları da anlattı. 

Hakkı Başkan, konuşmasında şehit liderimizin yazılar yazdığı, çıkarttığı bazı Ülkücü yayın organlarını, yine Mamak Mahkemesinde yapmış olduğu savunma ve savunmalarının yayınlandığı bazı gazeteleri, yine 28 Şubat sürecinde antidemokratik baskılara, dayatmalara karşı ortaya koyduğu yiğit tavrı ve tarihe şerefle geçen tarihi sözlerinden, bazılarını gösteren gazete küpurlerini de, yanında getirerek, dinleyicilere gösterdi. 

Öznur Konuşmasında şunları söyledi:

12 EYLÜL DARBESİ PENTAGON VE GENELKURMAY ORTAK PLANIDIR

Türkiye, 12 Eylül’den sonra 12 Eylül öncesini de aratan bir terör ülkesi olmuştur. Değişen tek şey Marksist – Leninist ve Maoist terörün önüne “Stratejik Maşa PKK Terör Örgütünün” yerleşmesidir.

1968 -1980 arası  devam eden olaylarda 5600 civarında insan hayatını kaybetmiştir. 2200 civarında ülkücü hareket mensubu komünist terör örgütleri tarafından şehit edilmiştir 

12 Eylül darbesini yapanlar darbeye gerekçe olarak terörü göstermişlerdi. 12 Eylül darbesinden günümüze 35 yıl geçti terör sona erdi mi hayır? 

11 Eylül günü ülkeyi teslim alan terör, bir gün sonra ise bıçak gibi kesilecekti. Peki ne oldu da silahlar sustu:  12 Eylül öncesi Genelkurmay Başkanı olan Kenan Evren   1990  yılında milliyet gazetesinde yer alan sözde hatıra gerçekte kinini  kustuğu yalan dolan dolu anılarında  12 Eylül öncesi olup bitenden  ülkücüleri suçluyor.  12 Eylül darbesinin yok etmeye çalıştığı Ülkücü hareket, binlerce mensubunu şehit veren Ülkücü hareket, zulme uğrayan ülkücü hareket, iftiralara maruz kalan Ülkücü hareket ..

KENAN EVREN  12 EYLÜL ÖNCESİ GENELKURMAY BAŞKANI DEĞİL DE ÇİNÇİN BAĞLARIN DA GECE BEKÇİSİ MİYDİ? 

Netekim Kenan Evren’in bu iftiraları yayınlandıktan sonra ben o zamanki partimiz olan MÇP’nin Altındağ İlçe teşkilatının düzenlediği bir salon toplantısında   zalim diktatör  Kenan Evren’e yönelik şu tarihi eleştiriler yapmıştım. 

“Sen 12 Eylül öncesi Genelkurmay Başkanı idin.  Sivil hükümete uyarı mektubu verecek kadar siyasete müdahale ediyordun. Sıkıyönetim sana bağlıydı. Asker ve güvenlik güçleri sen ne diyorsan onu yapıyordu. Her dediğin yerine getiriliyordu. Arkan da, ABD/ NATO vardı. Arkanda bürokratik oligarşi vardı. Kızıl terör, ülkeyi yakarken, yıkarken Sol örgütler, bölücüler her türlü eylemleri yaparken, hunharca cinayetler işlerken sen ve generallerin “ihtilal şartları olgunlaşsın” diye zevkle seyrettiniz. Şimdi de, utanmadan kalkıp kendinizi haklı çıkarmak için darbeyi haklı kılmak için suçu Ülkücülerin üzerine yıkmaya çalışıyorsun. Utanmaz adam. Sen; 12 Eylül öncesi Genelkurmay Başkanı değil de Çinçin bağlarında gece bekçisimiy din? Niye terör olaylarını engellemek için elinden geleni yapmadın? Çünkü işinize gelmedi ABD ve NATO Türkiye de şiddetin devamını kendi çıkarları için istiyordu çünkü terör bahane edilerek ABD yanlısı darbe yapılacaktı”.   

12 Eylül’ün ürünü olan PKK terör örgütü 1984 den günümüze 40 bin insanın ölümüne sebep olmuştur. ABD ,AB, İsrail  uşağı PKK 10 bine yakın  güvenlik güçlerimize mensup vatan evladını hain pusularda saldırılarda şehit etmiştir yine binlerce sivil insan aralarında bebekler olmak üzere PKK terör örgütü tarafından katledilmiştir 

Darbelerin çözüm olmadığı açık ve nettir askeri darbe ve muhtıraların arkasında küresel güçler vardır.  12 Eylül darbesiyle gerçekleşen askeri rejim, tüm toplumsal ve siyasi hayatı derinden etkiledi. Meclis ve siyasi partiler kapatıldı. Basın susturuldu. Toplum sindirildi. Temel hak ve hürriyetler askıya alındı ve beraberinde 12 Eylül cuntacıları tarafından hazırlanan baskıcı ve dayatmacı anti – demokratik anayasa topluma dikte ettirildi. 

2015’in Türkiye’sinde bile hala bu anayasanın getirmiş olduğu sıkıntılar ve bu anayasayla ilgili tartışmalar devam etmektedir. Türkiye’nin demokrasi ve demokratikleşme serüveni, uğradığı dört ayrı askeri darbe/müdahale ve yakın zamanda gördüğümüz “post modern darbe” ve bir gece yarısı gelen e – muhtıralarla hala sancılı bir şekilde devam ediyor. Türkiye, darbelerin ve müdahalelerin bile “yasallaştırılabildiği” bir ülke... Mevzuata uygun “darbecilik” ve “Müdahalecilik” galiba sadece bize mahsustur. 

Ülkemizde yaşanan darbecilik ve cuntacılık hastalığına, tabiri caizse ancak 3. dünya ülkelerinde rastlanır... Türkiye’nin özellikle çok partili siyasi hayata adım atışının ardından geçen son 54 yıl çok önemlidir. Bu süreçte Türk politik tarihini derinden etkileyen çok önemli ve siyasi gelişmeler oldu. Neler oldu diye sıralarsak; 1960 ve 1980 askeri darbelerinin ardından yeni anayasalar yapıldı, 1971’de Anayasa’nın üçte biri yenilendi, çok sayıda anayasa değişikliği yapıldı. 28 Şubat sürecinde de rejimin yeniden restore edilmesi için köklü programlar ortaya kondu. Ekonomik krizler, devalüasyonlar, sosyal ve siyasi karışıklıklar sürekli gündemde kaldı.

12 Eylül gelip geçici basit bir darbe hareketi değildir. 12 Eylül’ün başta anayasası bugün hala mevcut kurumlarıyla olabildiğince kalıcı bir düzenlemedir.

TÜRKİYE’Yİ DARBE SÜRECİNE DIŞ GÜÇLER SÜRÜKLEDİ

Yakın dönem Türk politik tarihinin doğru analiz edilip ve gelecek kuşaklara ışık tutması için önce 12 Eylül 1980 öncesi Türkiye’sinin iyi irdelenmesi ve sorgulanması lazımdır. Türkiye 12 Eylül’e nasıl gelmiştir? 12 Eylül neden önlenememiştir? Neden Cumhuriyet tarihinin neredeyse üçte ikisi sıkıyönetim askeri yönetim altında geçmiştir? Yaşananlar bir sağ – sol çatışması mı idi? Bütün yaşanan acılar, çatışmalar, kavgalar neydi?

Sabah, ülkücü genci vuran silah, öğlen devrimci genci vurmadı mı? Kardeşi kardeşe kimler düşman etti? Terör örgütlerine silah satan kaçakçıları kimler himaye etti? NATO üyesi ülkelerde üretilen silahları Türkiye’ye kimler soktu? 12 Eylül’den bir gün evvel sokaklarda ölüm kol gezerken, namlular kan kusarken bir gün sonra ne değişti de terör bir bıçak gibi kesildi? “İhtilal Şartlarının Olgunlaşması” için Türk gençlerinin oluk oluk kanları mı akmalıydı? Darbeciler darbe yapsın diye Sivas, Maraş, Çorum, v.b birçok şehirler, ilçeler kan ve gözyaşına boğulmalı mıydı?

12 Eylül 1980 öncesi meydana gelen provokasyonlar, kamplaşmalar, cepheleşmeler, kutuplaşmalar spontane gelişen hadiseler miydi? Yoksa iç ve dış odaklar tarafından tertiplenen ve planlanan bir büyük oyunun parçası mıydı? ABD Başkanı Carter’in tanklar Etimesgut’tan, Mamak’tan çıktığında, 12 Eylül darbesinden haberi oluyor. Başbakan Süleyman Demirel ise darbeyi sabah kendisini Zincirbozan’a götürmeye evine gelen askerlerden öğreniyordu. 12 Eylül’ü yapan darbeciler için “bizim çocuklar” diyen ve darbeyi saat saat takip eden ABD’nin darbe ile ilişkisi nasıl başladı? Selimiye ve Harbiye’deki darbe toplantılarından, askeri karargâhlarda hazırlıkları gizli bir şekilde süren 12 Eylül çalışmalarından ABD askeri örgütü Jusmat ve CIA elemanları nasıl haberdar oluyor? CIA okullarında yetişen her biri “özel savaş” elemanı olan “barış gönüllüleri”, 1960’lı yılların sonlarından itibaren ülkemize gelmişler ve özellikle 1978 – 79 döneminde Alevi – Sünni vatandaşlarımızın birlikte yaşadığı ve en hassas yerler olan illeri ziyaret etmiş, akabinde toplumsal farklılıkları körükleyerek ülkemizi acıya boğan kanlı olayların fitilini ateşlemişlerdir. Peki, bu birçoğu diplomat görünümlü CIA elemanlarının üzerine gidildi mi? Takip edildiler mi? Haklarında Türkiye aleyhine yaptıkları gizli çalışmalardan dolayı soruşturma açılan sınır dışı edilen var mı? NATO merkezlerinden yönlendirilen ve sevk edilen özel savaş elemanlarının karanlık ve derin ilişkileri istihbarat servislerince neden araştırılmadı? Bunların kaotik çalışmalarına bilerek mi göz yumuldu? Soğuk savaş döneminin ilk başlangıç yıllarında NATO şemsiyesi altında bütün NATO üyesi ülkelerde oluşturulan ve 1990 yılında İtalya’da ortaya çıkarılan “Gladio” türü yapılanmalar, Türkiye’de hangi karanlık olay ve senaryoların merkezinde yer aldı?

12 EYLÜL’E KOŞAR ADIM... 11 EYLÜL ANKARA MANZARALARI

Darbe öncesi katliamlar, bombalar, korsan gösteriler, siyasal cinayetler devam ediyordu. Terör, halkı canından bezdirmişti. Yer, Ankara Mithat Paşa Caddesi’ndeki Ziraat Mühendisleri Birliği’ydi. Ülkücülerin gelip gittiği bir yerdi. 2 Eylül 1980 günü bombalı ve silahlı saldırıya uğradı. 4 Ülkücü öldürüldü, birçok kişi ise ağır yaralandı. Türkiye’nin her yerinden buna benzer haberler gelmeye devam ediyordu. Sağ ve soldan birçok insanın ölüm haberi, medyada sıradan hale gelmişti. Sanki anarşiye herkes alışmıştı. Sıkıyönetim olmasına rağmen halk, adından başka bir şey görmemişti. Sıkıyönetimin sadece adı vardı. Güvenlik güçleri adeta inzivaya çekilmişti. Şehirler, sokaklar terör örgütlerine teslim olmuştu. Sanki bütün bunlar “darbe şartlarının olgunlaşması” içindi.

Halk, artık askeri darbeyi kurtuluş olarak görmeye başlamıştı. Darbecilerin de istediği zaten buydu. “Halk bizi kurtarıcı olarak görsün, biz de müdahale edelim” düşüncesindeydiler. 5 Eylül günü Ankara karışıktı. AP’li Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen gensoruyla düşürüldü. Hükümet sarsılmıştı. CHP lideri Bülent Ecevit ise İstanbul’da işçileri “sahaya inmeye” çağırıyordu. 6 Eylül 1980 günü Konya’da Milli Selamet Partisi’nin düzenlediği ve uyarılara rağmen iptal edilmeyen mitingde İstiklal Marşı’nın okunduğu sırada birilerinin oturarak protesto gösterisi yapmaya kalkmaları ve daha onlarca hadisenin ya önlenebilecekken önlenmediği, ya da provokatörler tarafından organize edildiği artık sır değil...

11 Eylül 1980 günü Ankara’da sokakları terör örgütleri almıştı. Dört bir yana sol örgütlerin bombalı pankartları asılmıştı. Silahlar, bombalar; Ankara’dan Diyarbakır’a, İstanbul’dan Kars’a, Edirne’den Van’a her yerde patlıyordu. Ülke savaş alanına dönmüştü. Terör toplumu yıldırmıştı. 80 yılının daha 8. ayında ölü sayısı 2000’e ulaşmıştı. Darbe saati yaklaştıkça ölü sayısı da artıyordu. Oysa olayların başladığı 1974 yılında sadece 38 kişi ölmüştü. “Darbenin olgunlaşması” için her gün yeni bedenler toprağa düşüyordu. Egemen güçler ve çıkar çevreleri için ölenlerin kim olduğu önemli değildi. Onlar için önemli olan bekledikleri darbeydi.

Askerlerse o gün Genelkurmay’ın yeraltında darbe hazırlıklarının son rötuşlarını yapıyor, darbe için geriye sayımı başlatıyorlardı... Siyasetçiler ise müthiş bir gerilim içerisindeydi. Ordu ve istihbarat kaynaklarından gelen darbe haberlerinin gerçekliğini öğrenmeye çalışıyorlardı. Başbakan Demirel, bakanlar, Ecevit, Türkeş ve diğer siyasetçiler, kurmaylarıyla toplantı üstüne toplantı yaparak gelişmeleri an be an takip ediyorlardı.

CIA DARBE ÇALIŞMALARINI YAKINDAN TAKİP EDİYOR...

Darbe gecesine saatler kala bir kısım siyasetçilerin az çok bildikleri darbeyi Washington çoktan haber almıştı. 27 Mayıs ve 12 Mart’da olduğu gibi sözde Amerikan yardım heyeti JUSMAT, çok önceden hazırlıklarını bildikleri darbeyi yine ordu içindeki bir takım kaynaklardan anında haberdar olmuşlar ve üstlerine bildirmişlerdi.

JUSMAT’ın başındaki General Thompson, CIA İstasyon Şefi Paul Henze gibi isimler, darbeyi yapanların ABD ve NATO’nun dostları olduğunu bir kez daha beyan ediyorlardı. ABD, batı dünyası, TÜSİAD, egemen çevreler memnundu. Türkiye ise bir askeri müdahale ile yeniden karanlığa bürünmeye mahkûm bırakılmıştı. 12 Eylül darbesine gerekçe olan pek çok olay sebebiyle suçlanan kişilerin ihtilal sonrası yargılandıkları askeri mahkemelerde beraat etmelerinin bir manası olsa gerek.

SONUÇ MALUM: 12 EYLÜL... CIA’NIN  “BİZİM ÇOCUKLARI” İŞ BAŞINDA

11 Eylül günü ülkeyi teslim alan terör, bir gün sonra ise bıçak gibi kesilecekti. Terörün kesilmesiyle teselli bulanlar, 11 Eylül’e kadar olan süreci ise sorgulamayacaklardı.

Açıklanan sebeplere, o güne kadar basına yansıyan, ekrana taşınan haber ve görüntülere, halkın yanı başında hissettiği şiddete, endişeye bakıp “İyi ki oldu” diyesi geliyor insanın. Tabii Ankara’daki CIA görevlisi Paul Henze’nin opera seyretmekte olan Amerikan Başkanı Jimmy Carter’ı arayıp darbeyi haber verdiğinde, kendisine yöneltilen “Kimler?” sorusuna “our boys”, “bizim çocuklar” cevabı verdiğini bilmezlikten gelmek şartıyla...

CIA ve Pentagon için Amerikan yanlıları “Bizim Çocuklar”dı. Onlar Ortadoğu’da, Asya’da, Latin – Amerika’da ABD çıkarlarını savunan herkes için “Bizim Çocuklar” tabirini kullanırlardı. 12 Eylül haberi “Situation Room”a Balgat’taki Jusmat’tan gelmişti. Zaten 27 Mayıs darbesi, 12 Mart muhtırası da buradan anında Washington’a bildirilmişti.

O gün ABD Başkanı Jimmy Carter Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniev Brzezisnsk Dışişleri Bakanı Edmund Muskie karanlıklar prensi darbe ile ilgili gelişmeleri konuşmuşlardı. Sadece onların beklediği Ankara’dan “bizim çocuklardan” gelecek haberdi. ABD Başkanı Carter, “Damdaki Kemancı” müzikalini seyrederken locasının hemen dışındaki telefonu sinyal verdi. Beyaz Saray santrali Dışişleri Bakanı Muskie’nin acele görüşmek istediğini söylüyordu. Muskie Carter’e Ankara’dan gelen müjdeli haberi şöyle veriyordu: “Türk ordusunun komuta heyeti yönetime el koydu. Herhangi bir kuşku ve kaygıya gerek yok. Müdahale etmesi gerekenler etti.” Carter sevinçliydi. Muskie talimat vererek “Ankara’daki gelişmeleri saat saat öğrenmek istiyorum” komuta heyetine de “Amerika’nın yanlarında olduğunu bildirin” diyordu.

Carter, Beyaz Saray’a giderken iyice rahatlamıştı. Nasıl rahatlamasın ki; bir yıl önce Ortadoğu’da en güvendikleri Şah rejimi yıkılmış İran düşmüştü ve tek güvendikleri ve tutunacakları dal Türkiye kalmıştı. Jeopolitik ve jeostratejik öneme sahip olan Türkiye’nin bölgedeki önemi büyüktü. Türkiye’nin de kaybedilmesi Ortadoğu’da ABD’nin bölgeden tasfiyesi demekti. Türkiye’deki gelişmeler iyi gitmiyordu. Derhal müdahale edilmesi lazımdı ve güvendikleri “bizim çocuklar” Washington’un imdadına yetişti. Yer Ankara – Etimesgut, tanklar çoktan yola çıkmıştı. Herkesin aylar öncesinden beklediği darbenin yürüyüşü başlamıştı. Tank ve postal sesleri gecenin sessizliğini yırtıyordu.

Sabah 04.00’te herkes derin uykudayken Türk Silahlı Kuvvetleri sabaha karşı ülke yönetimine el koydu. Parlamento ve hükümetin fesih edildiği, siyasi parti ve sendikaların faaliyetlerinin durdurulduğu açıklandı. Sabah radyolarının başlarına gidenler, önce çalınan marşları dinliyor, ardından da TRT haber spikeri Mesut Mercan’ın tok bir sesle okuduğu, askerlerin yönetime el koyduğunu bildiren anonsunu ve MGK bildirisini duyacaktı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren 12 Eylül darbesini televizyondan Türkiye’ye duyurdu.

“YOUR BOYS”, “OUR BOYS”

ABD’nin ‘bizim çocuklar” “Our boys” dönemin TİSK başkanı Halit Narin’in ise ‘gülme sırası bizde’ sözleriyle özetlenen 12 Eylül faşist darbesi arkasında sayfalara sığmayacak kadar uzun bir suç listesi bıraktı.

Amerikalıların 12 Eylül darbesini yapanlara yakıştırmasıdır “Our boys.” Doğrusu da “Your boys” yani “Senin oğlanlar”dır. 

12 Eylül gecesi Washington yerel saatiyle saat 20:00’de, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi (NSA) Türkiye masası sorumlusu Paul Henze’ye darbe haberi “Your boys have done it” (Senin oğlanlar yaptı) biçiminde verilmişti. Henze, Ankara’da CIA istasyon şefliği de yapmıştı ve darbenin hazırlayıcılarındandı. “Your boys” deyimi döndü dolaştı “Our boys” oldu.

Türkiye uzmanı olan ülkemiz karıştırmak için her kirli işi yapan oyunlar oynayan Henze, Kenan Evren gibi cuntacıları kastederek "bizim çocuklar başardı" sözünün sahibi olarak ülkemizde bilinmektedir. Kafkaslar, Ortadoğu, Sovyetler Birliği ve Afrika üzerine tarihi ve jeopolitik incelemeleri ve kitapları bulunan CIA Ankara Bürosu şefliği yapmış olan Paul Henze,  5 Haziran 2011 tarihinde ölmüştür.

12 EYLÜL DARBESİ AMERİKAN ÇIKARLARI İÇİN YAPILMIŞTIR

ABD 1980 öncesi Orta Doğu’daki çıkarları ve SSCB ile rekabeti açısından Türkiye’yi yeniden dizayn etmek istemekteydi. NATO’nun güneydoğu kandında problem vardı. Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadından daha önce ayrılması, Kıbrıs ve Ege’de iki ülke arasındaki sorunlar ABD’nin çıkarlarına ters düşüyordu. ABD ve SSCB arasındaki soğuk savaş devam ederken, U – 2 casus uçaklarının Türkiye’de üstlendirilmesi gerekiyordu. Türkiye’nin Ortadoğu’da ki bir kriz anında bölgedeki ABD çıkarlarını koruması için düşünülen çevik kuvvet konusunda yükümlülükler alması lazımdı. Washington’a göre sağcı AP iktidarına rağmen demokratik rejimde bunların olması mümkün değildi. Ancak askeri bir rejimde Amerikan çıkarları korunurdu. Türkiye’deki durum buyken, Ortadoğu’da ve dünyanın birçok ülkesinde de durum ABD açısından iç açıcı değildi. Örneğin ABD emperyalizminin işbirlikçisi “Şah rejimi” 79’da yıkıldı ve ABD düşmanı Humeyni iktidara geldi. Yeni kurulan İran İslam Cumhuriyeti’nin ABD ye karşı seferberlik ilan etmesi ABD için kötü sinyallerdi. Washington için Şah’ın kaybı ürkütücü olmuştu. Ama esas ondan sonrası daha önemli idi. İran’ın kaybı bu yönden Türkiye’nin önemini bir kat daha artırmıştı. İran’da dinleme istasyonları ve üstleri kapatılmıştı. Geriye İran’ın oynadığı rolün daha fazlası ABD için Ankara’ya düşüyordu. Ankara kilitti ve önemliydi. Washington’da 79 Mayıs’ından itibaren, Türkiye’nin ele alındığı, Carter yönetimindeki komite toplantılarında, dikkati çeken nokta ABD çıkarlarının TSK’nin müdahalesini gerektirdiği vurgulanmasıydı. 

Washington’daki hava olsun, dış siyasi – askeri veya finans çevrelerinden gelen sinyaller olsun, çeşitli kanallardan silahlı kuvvetlere yansıtılıyordu. Genelkurmay’ın bunun için özel bir çaba harcamasına, zemin veya nabız yoklamasına da gerek yoktu. İş çevrelerinden, MİT’ten, Ankara’daki Amerikan askeri kaynaklarından ve başta Brüksel’deki iki asker temsilcilikten (biri NATO, diğeri SHAPE) olmak üzere, dışarıdaki ataşelerden bu sinyaller Ankara’ya iletiliyordu... İster istemez de etkili oluyordu.

NATO: İHTİLAL ŞARTLARI OLGUNLAŞTI. ELİNİZİ ÇABUK TUTUN. DARBEYİ YAPIN!

1979 yılının 7 – 18 Haziran tarihleri arasında Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren Amerika’ya bir gezi yaptı. ABD Genel Kurmay Başkanı’nın davetlisi olarak gittiği ABD’de ulusal güvenlik danışmanı Brzezinski ile de görüştü. Toplantı sırasında Brzezinski “İstikrarlı bir Türkiye istiyoruz, gelişmeler ise bu yönde gitmiyor” diyordu. Washington’un mesajı netti: “Gözümüz üzerinizde takip ediyoruz.”

Türkiye üzerindeki ABD baskısı hızla artacaktı. Aralık 1979’da Brüksel’de yapılan NATO konseyi toplantısında Türk Dışişleri Bakanı Hayrettin Ekmene NATO Genel Sekreteri Luns, Washington yetkililerinden kendisine iletilen açık mesajı aynen şu sözlerle anlatıyordu:

“Yunanistan’ın geri dönüşüne biz çok önem veriyoruz. Türkiye cömert bir davranışta bulunursa sorun çözümlenebilir. Bakın Camp David Anlaşması’nı yapan Mısır önemli bir fedakârlıkta bulundu. Ve karşılığında milyarlara varan mükâfat aldı. Türkiye de aynı fedakârlıkta bulunursa aynı cevabı alır.” NATO Genel sekreteri Patronu, Washington’un kirli teklifini açık bir şekilde Ankara’ya böyle iletiliyor demek istiyor ki “Siz de diğer ABD İşbirlikçisi uşağı Mısır gibi davranın, milyarları kapın!”

Türkiye’de kaos devam ederken Washington’da Ankara’yı yakından takip ediyordu. Nasıl etmesin! Ortadoğu’da işler eskisi gibi değildi. İran kaybedilmiş, Sovyetler Afganistan’ı işgal etmişti. Sovyetlerin 27 Aralık 1979’da Afganistan’a girişi Ortadoğu’daki olaylar Yunanistan’ın bir an önce geri dönüşünü ve NATO’nun en zayıf görüntü veren güney kanadına çeki düzen vermeyi gerektiriyordu. Ruslar, Pers Körfezi’ne 1 saatlik uçuş mesafesine gelmiş, Hint Okyanusu’na da oldukça yaklaşmış bulunuyordu. NATO’nun güneydoğu kanadında sıkıntı vardı. 

Yunanistan’ın tekrar NATO’ya dönüşü sağlanmalıydı. Ancak bu kolay değildi. Türkiye itiraz ediyordu. Sivil rejimde bu iş zordu. Ancak askeri bir rejimde Yunanistan tekrar NATO’ya dönebilirdi. NATO Genel sekreteri Luns, Aralık 1979 tarihinde yapılan toplantıda Türk askeri heyetine “Yunanistan’ın dönüşüne izin verin Mısır gibi parayı kapın!” diyordu. (1971 – 1984 yılları arasında NATO Genel Sekreterliği görevini yapan Hollandalı Joseph Luns 2002 yılında 90 yaşında öldü.)

Türk ordusu, ABD ve NATO’nun baskısıyla 20 Şubat 1980 günü 714 nolu NOTAM’ı kaldırdı. Alınan karardan hükümetin haberi yoktu. Genelkurmay hükümeti devre dışı bıraktı. Hükümet ise bu alınan karara ses çıkartmadı. Engel olmadı. Türkiye’nin kırmızı çizgilerinden biri olan NOTAM’ın kaldırılması Atina’da sevinçle karşılanmıştı. 

NATO Komutanı ve Kenan Evren’in “dostum” dediği Amerikalı General Rogers alınan karardan ziyadesiyle memnundu. İlerleyen günlerde Rogers, daha da memnun olacaktı.

CIA’nın İstasyon Şefleri’nden Paul Henze sık sık ziyaret ettiği Türkiye’de görüştüğü bazı asker ve istihbarat çevrelerinden askerlerin 1980’in sonlarına doğru bir darbe olabileceği sinyalini almıştı. Washington’a da bu gelişmeleri bir rapor halinde sunmuştu. 3 Haziran günü Ankara’daki ABD Büyükelçiliği’nde bir araya gelen bir gazeteciler grubu ABD’li diplomatlarla Türkiye’de darbe olur mu darbe olursa ABD ve NATO’nun tavrı ne olur diyerek nabız yokluyorlardı. Tüm batı dünyası askeri çevrelerinin okuduğu US Armed Forces (ABD Silahlı Kuvvetleri) dergisinin Haziran 1980 sayısında Washington’un mesajı tekrarlanıyordu. “Türkiye’deki gelişmeler öyle bir noktaya gelmiştir ki Türk Silahlı Kuvvetlerinin müdahalesinden başka bir çıkış noktası görülememektedir”...

1 Temmuz günü Ankara’daki bir kokteylde ABD askeri ataşesi MBK eski üyelerinden Selahattin özgüre çok açık bir şekilde aynı temayı işliyordu. “Bu ekonomik önlemler (24 Ocak) son derece önemlidir. Ve bunların uygulanabilmesi içinde Türkiye’nin 4 – 6 yıllık istikrarlı bir döneme ihtiyacı vardır.” Ne demek istiyor ABD’li ateşe? “Washington Türkiye’de askeri darbe istiyor”.

Beyaz Saray’a CIA üst düzey mensuplarından, Paul Henze İmzasıyla yollanan raporda “Türk Silahlı kuvvetlerinin müdahalesinin açıkça desteklenmesi ABD çıkarlarına uygundur” deniliyordu. Ankara ve Ortadoğu’daki ABD’li diplomatlar ve CIA’nın istasyon görevlilileri Washington’a gönderdikleri birçok şifreli mesajlarda darbeyi yapanlar için “bizim çocuklar” tabirini kullanıyorlardı.

ABD VE NATO’ DA 12 EYLÜL DARBESİ SEVİNÇLE KARŞILANDI

NATO Karargâhı’ndan Türk Genelkurmayı’na tebrik telefonları ve telgrafları geliyordu. 12 Eylül günü konsey toplantısında Genel Sekreter Luns’un Türk daimi delegesi büyükelçisi Osman Olcay’ı bir tek sarılıp öpmediği kalmış, konseye üye ülkelerin daimi delegeleri teker teker Olcay’a “Yerinde müdahale, doğrusu başka hiçbir çare yoktu” demişlerdi.

Hele NATO delegasyonundaki Candan Azer’e bir İngiliz diplomatının söylediği sözler en ilginciydi: “Bir ara ‘acaba unuttular mı? Nerede kaldılar?’ diye telaşlanmaya başlamıştık!” Bölgedeki en eski emperyalist ülke İngiltere ABD ile aynı düşünüyor ve darbeyi açıkça destekliyorlardı.

1974 – 77 yıllarında CIA’in istasyon şefliğini de yapan ve 12 Eylül’e ilişkin “Bizim çocuklar yaptı” ifadesiyle tanınan eski Ankara Büyükelçisi Paul Henze’nin ölümü ve gizli ibareli dosyalar üzerindeki gizliğin kaldırılmasıyla birlikte, ABD’nin 12 Eylül 1980 askeri darbesindeki rolü ve işbirlikçilerinin pislikleri de derin ilişkileri de ortaya çıkmıştır.

12 Eylül’ün mimarı Kenan Evren dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’a yazdığı 10 Ekim 1980 tarihli mektupta minnettarlığını bildirdi.

Kenan Evren’in ABD Başkanı Carter’e gönderdiği mektupta şu ifadeler yer alıyor: “Öncelikle, Amerikan hükümeti tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Türkiye’nin toplam sorumluluğunu üstlenme kararına gösterilen anlayış için minnettarlığımı ifade etmeme izin verin. İdareyi ele alma sebeplerimiz bütün dostlarımız ve müttefiklerimiz tarafından iyi bilindiği için dikkatinizi Türk Silahlı Kuvvetlerinin yakın tarihteki doğuşundan itibaren demokratik yönetime daima bağlı olduğu gerçeğine çekmekle yetineceğim. Bu geleneğe bağlı kalarak, Türk Silahlı Kuvvetleri, değişik vesilelerle açıkça işaret ettiğimiz gibi, temel hak ve özgürlükleri garanti altına alırken milletin ve vatanın birliğini koruyabilecek sivil bir yönetimin yeniden kurulması vazifesini müdriktir... “Bu mektup Washington’un mesajlarının yerine ulaştığını göstermektedir” diyor.

LİYAKAT ŞÖVALYE NİŞANLARI ÜSTÜN CESARET ÖDÜLLERİ İŞBİRLİKÇİLERE VERİLİR

12 Eylül 1980 darbesinin ardından 9 Kasım 1982 tarihine kadar “Devlet, Milli Güvenlik Konseyi ve Genelkurmay Başkanlığı” görevini yaptı. Evren, 1 Temmuz 1983 tarihinde kendi isteği ile Genelkurmay Başkanlığı’ndan emekli oldu. 1983 – 1990 yılları arasında 7’nci Cumhurbaşkanı olarak görev yapan Evren, ABD Liyakat Madalyası aldı.

Erdoğan’ın “Türk Baharı” dediği, AKP’nin tek başına iktidara geldiği 3 Kasım 2002 seçimleri ve daha sonraki seçimlerde Yahudi lobileri, İsrail terör rejiminin destekçileri, Neoconlar açıkça AKP’ye destek vermişlerdir. 2004 yılında Erdoğan, Amerikan Yahudi Komitesi’nin (American Jewish Committee ) cesaret ödülünü almıştı. 

Recep Tayyip Erdoğan, 26 – 30 Ocak 2004 tarihleri arasında ABD’ye gitmiştir. 29 Ocak’ta HSBC Bank’ın New York’taki merkezinde kendisine dünyaca ünlü Musevi lobi kuruluşu AJC (Amerikan Yahudi Komitesi) karakteri ödülü (Profiles of Courage) verildi. AJC tarafından o güne kadar 10 kişi ödüle layık görüldü. Bunlar arasında İsrailli ve Musevi olmayan tek kişi Erdoğan’dı.

İSRAİL MUHİBİ ÇEVİK BİR DE  YAHUDİ KURULUŞLARINDAN ÖDÜL ALMIŞTI

28 Şubat sürecinin kilit isimlerinden ve Refah – Yol hükümetinin yıkılmasında başrolü oynayanlardan biri olan Genel Kurmay 2. başkanı Çevik Bir 1999 yılının ağustos ayında emekli olduktan sonra Washington’da İsrail yanlısı Yahudi enstitüsünden “uluslararası liderlik” ödülü aldı. 26 Ekim 1999’da merkezi Washington’da bulunan Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü (JINSA) adlı kuruluş Çevik Bir’e “Uluslararası Liderlik” ödülü veriyordu. Capital Hilton Oteli’nde düzenlenen ödül törenine, ABD’nin en üst düzeydeki komutanları ile Musevi lobilerinin önde gelen temsilcileri katılmıştı.

Washington’daki etkili Yahudi lobilerinden biri olan JINSA, ABD kongresinde de İsrail için lobi yapan ve lehine kararlar çıkartan en önemli kuruluşlardandır. JINSA, AIPAC ve benzeri Yahudi kuruluşlar Amerikan yönetimleri ve kongre üzerinde en etkili lobi faaliyeti yapan çevrelerdi bir nevi bunlara Washington’da “İsrail ajanları” denmektedir.

İsrail – ABD ilişkilerini daha güçlü kılmak ve Yahudi toplumunun ABD’de daha rahat etmeleri için lobi faaliyetleri yürüten bu kurumlar dünya çapında da İsrail lehine faaliyetler yürütmektedirler. Musevi lobilerinin faaliyetlerinden biride İsrail’in çıkarlarına hizmet eden kişilere ödül vermektir. 

Çevik Bir de Türk – İsrail işbirliğine yaptığı katkılardan dolayı, ünlü Yahudi kuruluşlardan biri olan JINSA’dan ödül almıştır. JINSA’nın Danışma Kurulu Başkanı David Steinmann, Çevik Bir’e Türk – Amerikan ve Tük – İsrail ilişkilerine yaptığı katkıdan dolayı bu ödülün verildiğini açıklarken, Çevik Bir, ödülünü almadan önce gittiği Amerika’daki Army- Navy Club’da yaptığı konuşmasında, Türkiye ile İsrail arasındaki yakın ilişkilerin öneminin altını çizmekte ve bu işbirliğinin Avrasya’ya yansıması gerektiğini belirtmekteydi.

DİKTATÖRLER YALNIZ ÖLÜR!

NATO’nun çift şapkalı generali, Teksaslı kovboy Bernard Rogers’in yakın dostu, Pentagon’un en büyük işbirlikçisi, 12 Eylül cuntasının şefi, katil, diktatör Kenan Evren 9 Mayıs 2015 günü bu dünyadan hesap veremeden gitmiştir. Kenan Evren’in cenazesi diktatörleri örnek alanlara, onlara özenenlere ibret olsun! Katil Evren musalla taşında tek başınaydı. Yanında sadece ikbal günlerinde beraber olduğu bir avuç yardakçısı vardı. Cenazede millet yoktu. Devlet ise milletin tepkisinden çekinmişti. Kenan Evren eceliyle öldü. Kenan Evren’in ölümüne üç beş yandaşı dışında kimse üzülmedi. Milletimiz sadece bu dünyada yaptıklarının hesabını vermeden gittiğine üzüldü.

Devlet başkanlığı döneminde bir milyona yakın insanın işkenceden geçmesini, yüzlercesinin işkencede katledilmesini ve 50 kişinin idamını onaylayan diktatör Kenan Evren Türkiye’ye tam bir cehennem yaşattı. 12 Eylül karabasan gibi toplumun üzerine çökmüştü. 

Darbeci generaller toplumun vicdanında zaten mahkum oldular. Devlet tören yapsa da, diktatör Evren’in durumu değişmeyecektir. Yüzbinlerce insanın ‘ah’ını üzerinde bulunduran birine devlet töreni yapılması 12 Eylül rejiminin devam ettiğini gösterir.

Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya darbe yapmaktan, anayasal düzeni değiştirmekten ceza aldılar. Müebbet hapis cezasının yanı sıra apoletlerinin sökülmesi cezası verildi. Kararın üzerinden bir yıl geçmesine ve iki sanıklı dava olmasına rağmen Yargıtay kararını kasıtlı olarak bildirmemiştir. Çünkü bu danışıklı bir dövüştür.

İşlemeyen adalet Türkiye'deki diktatör özentililerine cesaret veriyor. Evren’e resmi tören yapılması suça ortak olmaktır.

12 Eylül darbesine övgüler dizen kartel medyasının Evren öldükten sonra arkasından “kötü bilirdik” demesi tam bir takiyyedir. Hepsi yıllarca diktatöre ve onun kanlı rejimine sahip çıkmışlardır.

Kenan Evren, 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinin cunta şefi olarak Türkiyenin en kanlı dönemine imza atmış, eline halkın kanı bulaşmış, Amerikan emperyalizmine son nefesine kadar hizmet etmiş bir caniydi. Eceliyle ölmesi dışında üzülecek hiçbir şey yoktur. Kenan Evren'i milletimiz ABD uşağı 'katil ve diktatör' olarak bilmektedir…

KENAN EVREN MİLLETİN VİCDANINDA MAHKUM OLMUŞ, MUHSİN BAŞKAN İSE DERİN MİLLETİN VİCDANI OLMUŞTUR

NATO’cu Faşist cunta şefi Evren tarihin çöplüğündeki yerini almıştır. Kenan Evren musallada yalnız kalmıştır. Ölüsüne yakınları ve statükonun dışında kimse sahip çıkmamıştır. Kenanist rejimin işkencelerine, zulumlerine uğrayan onbinlerce kişiden biri olan rahmetli liderimiz Muhsin Başkan ise ancak kahramanlara millet önderlerine nasip olan bir cenaze töreni ile milyonların dualarıyla uğurlanmıştı. 

Muhsin Başkan “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar” davasında idamla yargılandı. Kendi tabiriyle 4 kez idam sehpasından dönmüştü. İdamını isteyen 12 Eylülcülere meydan okudu. Zulme rıza göstermedi, zalimlere boyun eğmedi. Devletine, milletine küsmedi. İnandığı davadan, ideallerden taviz vermedi. 

KAHRAMANLAR ÖLMEZ!  MİLLET YENİLMEZ!

Fikri, felsefi ve entelektüel derinliği olan Muhsin Başkan klasik bir politikacı değildi. O’nda İslam ahlakı vardı. Ahlaklı, faziletli, dürüst, haysiyetli bir liderdi. Asla çıkarların adamı olmadı, daima fikirlerin adamı oldu. O, siyasi parti başkanının ötesinde tarihsel bir kişilikti. Politikanın kayıkçı kavgasını andıran bir üslupla yürütüldüğü bir zeminde, inancın ve fikrin doğrularını söyleyerek, Türk siyasetinin hesap yapmayan tek lideriydi. Her zaman bu ülkenin birlik harcını savunmuş, günlük politikanın kavrayamayacağı bir üslupla, medeniyet kodlarının oluşturduğu bir üst dili kullanarak, bir misyon adamı olduğunu ortaya koymuştur.

Hiçbir çıkar ve menfaat duygusu olmadan millet aşkı ile yola çıkan şehit liderimiz Yazıcıoğlu bugün Türk demokrasi ve siyasi hayatında bir çoban yıldızı gibi parlamaktadır. Bu zoru başarmanın yolu ihlâstan, samimiyetten dava adamı olmaktan geçer.

KATİL EVREN’İN CENAZESİNDE 150 KİŞİ, MUHSİN BAŞKAN’IN CENAZESİNDE MİLYONLAR VARDI

Yetkili ve etkili makamlardan hiç birini işgal etmeden milletin iltifatına mazhar olmak her faniye nasip olmaz. Ama milletimizin çok sevdiği “Muhsin Bey” dediği yiğit liderimiz buna nail oldu. Anadolu’nun bağrından çıkan bu yiğit liderin kahramanca idealist mücadelesi her zaman büyük saygı uyandırdı. Sayısız insan ona sevgi ve hürmet besledi. Onun dik duruşuna davasına olan bağlılığına hep hayran oldu. 

Muhsin Başkan’ın cenaze töreni; kalabalığı, kuşatıcılığı, mesajları ve toplumun her kesimini kucaklaması ve her kesime mesaj vermesi açısından bir ilktir. Devlet ve milleti buluşturan böyle bir cenaze töreni ülkemizde bu güne kadar hiçbir siyaset ve devlet adamına nasip olmadı. Devleti kuran ilk meclisten bu yana ilk kez millet meclisinde tekbirler duyuldu. Cenaze töreni bu ülkede siyaset yapan, devleti yöneten ve devlette çeşitli konumlarda olan herkesin kendi muhasebesini yapacağı cenaze töreniydi. Siyasetçilerin bundan çıkartması gereken çok dersler vardır.

Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından sabah saatlerinden itibaren Kocatepe Camii’ne gelmeye başlayan insan ve gönül selinin bir ucu Tacettin Dergâhı’na vardığında öteki ucu henüz Kocatepe Camii’ne çıkmaya fırsat bulamamıştı. Ankara sokakları yiğit Alperen’i sonsuzluğun sahibine ulaşmak için çıktığı son yolculuğunda yalnız bırakmak istemeyen yüz binlerle dolmuş taşmıştı. Cenazeyi yolcu etmeye gelen muazzam kalabalık hiçbir taşkınlığa sebep olmaksızın Kur’an okuyup tekbirler getirerek, gözyaşı dökerek, dualar ederek Muhsin Yazıcıoğlu’na yakışır bir vakar sükûnet içindeydiler.

Cenazede taşkınlık yok, yüzlerde hüzün, gözlerde yaş vardı… Son Karaman konuşmasında dediği gibi, “Sandığın sultanı olamadım ama gönüllerin sultanı oldum.” Kocatepe Camii’nden Tacettin Dergâhına uzanan yolları, sokakları, caddeleri dolduran sevenleri bu sözün doğruluğunu tasdik ediyordu. Bu ülkede ve dışarıda milyonlarca insan onun için gözyaşı döktü ve hüsn – ü şahadet etti.   

Şehit Liderimiz Yazıcıoğlu devletin kilit noktalarında görev yapmadı… Ne Cumhurbaşkanı oldu, ne başbakanlık yaptı ne bakanlık… Ne iktidara geldi ne de hükümete ortak oldu. Hep milletin ve devletin bekasını savundu. Hep “Türk devleti ve milleti yaşasın.” dedi ama buna rağmen hep darbeler yedi, zulümler gördü. 

O, makam ve mevkileri değil, sonsuzluğu düşünen bir liderdi. Siyasi yaşamı boyunca, her türlü emperyalizm ile liberal kapitalist sistemle mücadele etti. Egemen güçlere, çıkar çevrelerine asla boyun eğmedi. İç ve dış karanlık mihraklarla daima mücadele etti.

DİKTATÖR EVREN HESAP VEREMEDEN GİTTİ

1961 Anayasası’nı ortadan kaldıran darbeciler, bir süre kendi kanunlarıyla ülkeyi yönetti. Darbecilerin hazırladığı yeni anayasa, 7 Kasım 1982 yılında halkın yüzde 91,37’sinin evet demesiyle yürürlüğe girdi. Kenan Evren, kendilerini korumak için bu anayasaya geçici 15. maddeyi ekledi. Söz konusu madde, 12 Eylül 2010 referandumu ile kaldırıldı. Bunun üzerine Kenan Evren ve hayatta olan Tahsin Şahinkaya hakkında darbe suçundan dava açıldı. Ancak söz konusu dava göstermelik oldu. Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’de yapılan yargılama boyunca iki sanık, duruşmalardan kaçtı. Sağlık gerekçesi sunan sanıklar, hastanedeki yataklarında telekonferans yoluyla duruşmalara bağlandı. Evren, 21 Kasım 2012 tarihindeki savunmasında “Ben kurucu iktidarım, beni yargılayamazsınız. Ben 12 Eylül’ün hesabını büyük Türk milletine verdim. Bundan sonra beni tarih yargılar” diyerek mahkemeye meydan okudu. Evren, sağlık gerekçesiyle duruşmalardan kaçtı, 

Cunta liderliğini Evren’in yaptığı bu dönemde 650 bin kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. 210 bin dava açıldı, 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi. İdam cezası verilenlerden 50’si idam edildi. Onlarca insan işkencelerle öldürüldü. 12 Eylül faşist cuntasının altına imza attığı baskılar, işkenceler, katliamlar ne kadar anlatılırsa anlatılsın eksik kalacaktır. 

Tahsin Şahinkaya’nın ölümüyle birlikte, beş kişilik darbe cuntasından yaşayan, hayatta olan kimse kalmadı.

Sadece darbeci gaddarlar değil, darbeye mâruz kalan siyasî liderlerden de hayatta olan kimse kalmadı.

Darbenin 35. senesi, bu açıdan da mânidar olsa gerek.

Tarafları kısaca da olsa hatırlamakta fayda var.

Kenan Evren: Genelkurmay Başkanıydı. 9 Mayıs 2015’te öldü.

Nurettin Ersin: Kara Kuvvetleri Komutanıydı. 3 Ekim 2005’te öldü.

Tahsin Şahinkaya: Hava Kuvvetleri Komutanıydı. 

Nejat Tümer: Deniz Kuvvetleri Komutanıydı. 29 Mayıs 2011’de öldü.

Sedat Celasun: Jandarma Genel Komutanıydı. 17 Temmuz 1998’de öldü.

DİKTATÖRÜN ÖZEL KALEM MÜDÜRÜ BİR NATO SUBAYI OLAN ÇEVİK BİR’Dİ

Evren’in cenazesine katılanlardan biri 28 Şubat sürecinin önde gelen generallerinden emekli Org Çevik Bir’di. NATO’da genç bir subay olarak görev yaptıktan sonra NATO’nun tavsiyesiyle darbeden kısa bir süre önce 12 Eylül darbesinin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in Özel Kalem Müdürlüğü’ne gelmiştir. Bu görevi sırasında Çevik Bir, 12 Eylül askeri darbesi hazırlıklarının canlı tanığı oldu. 

Sohbetlerinde 12 Eylül darbesini destekliyor, müdahaleyi haklı buluyordu. Dost sohbetlerinde şöyle diyecekti: "Herkes işini yapsa, asker araya girip de demokrasiyi kesintiye uğratmaz."

1981'de rütbesi albaylığa yükseltildi. Onu çok seven Evren, yanından ayrılmaması için ilginç bir formül buldu! "Devlet Başkanı Başyaverliği"nin yanı sıra Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanlığı'na atandı. Evren, Devlet Başkanı ünvanını alıp, Genelkurmay'dan Cumhurbaşkanlığı Köşkü'ne taşınınca, onun da çalışma mekanı değişmişti.

Bir, Çankaya Köşkü'nde bu kez Başyaver sıfatıyla Evren'in en yakınında oldu. 12 Eylül'ün liderinin hep en yakınındaydı. Bir yandan da spora geniş vakit ayırıyor; yüzüyor, ata biniyor, tenis oynuyor, koşuyordu. 1983'e kadar yaverlik ve komutanlığı birlikte yürüttü. Tuğgeneral olunca Köşk'ten ayrılmak zorunda kaldı. Ama Evren ile dostluğu hiç bitmedi. Fırsat buldukça Evren'i telefonla aramayı, ziyaret etmeyi ihmal etmedi.

28 Şubat sürecinde (1996 – 1997) Refah – Yol hükümetinde İçişleri Bakanlığı yapan Meral Akşener’e göre “28 Şubat’ta Balans Ayarı yapan Çevik Bir bugün AKP’ye danışmanlık yapmakta”dır. Aynı iddiayı Refah – Yol döneminde Adalet Bakanı, bugün ise Saadet Partisi yöneticilerinden olan Şevket Kazan da vurgulamaktadır. SP’li Kazan “Çok ciddi duyumlarımıza göre Çevik Bir İsrail’le ilgili askeri konularda Başbakan Erdoğan’a danışmanlık yapıyor.” Çevik Bir – AKP ilişkisi bugüne kadar AKP yönetimi tarafından yalanlanmış değildir.

DARBENİN İKİ NUMARALI ADAMININ CENAZESİNE AKP TAM KADRO KATILMIŞTI

İktidar ve muhalefet milletin tepkisinden çekindiği için ve seçimlerde oy tepkisi almamak için katılmamıştır. İktidar “Biz katılmayacağız.” demiştir. Ama hatırlatmakta fayda var. 6 Ekim 2005 tarihinde 18. Genel Kurmay Başkanı, darbenin önde gelen isimlerinden 12 Eylül darbesi sırasında Kara Kuvvetleri Komutanlığı yapan, cuntanın 2 numaralı adamı Nurettin Ersin’in cenazesine dönemin başbakanı Erdoğan ve dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül katılmışlardır. Cenazede Başbakan Erdoğan Kenan Evren ile samimi pozlar vermişti. Evren, Erdoğan’ın kendisine çok hürmetkar olduğunu birçok konuşmasında ifade ettiğini basın mensuplarına söylemiştir. 

Evren, Erdoğan'ın kendisini en son 2005'te kalp spazmı geçirdiğinde dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'le birlikte GATA'da ziyaret ettiğini, kendisinin nikah şahidi, Erdoğan'ın ise nikah memuru olduğu Mehmet Ağar'ın oğlunun nikah töreninde, tören bittikten sonra gerçekleşen ilk görüşmeyi de şu sözlerle anlatmıştır:

"Oturduğum masaya geldi... Konuştuk... O'na; Devlet Başkanlığım sırasında... Zamanın Belediye Başkanı Bedrettin Dalan'a yaptığım yardımlardan falan söz ettim. Bunun üzerine Tayyip Erdoğan bana; Ahh Paşam Ahh, dedi... Sizin zamanınızda ben olacaktım ki Belediye Başkanı... Neler neler yapar... Sizin desteğinizle İstanbul'u uçururdum!”

Bir Amerikan operasyonu olan 12 Eylül faşist darbesi, ülkücü hareketi derinden etkiledi. Bu darbe, ülkücü harekete karşı yapılmıştır. Ülkücülerin iktidar olmasını engellemek isteyen ABD emperyalizmi uşağı 12 Eylülün beşli çetesine, işbirlikçilerine bu darbeyi yaptırmıştır. Egemen güçlerin ve çıkar çevrelerinin Washington ve NATO ile birlikte planladıkları bu kanlı darbe, ülkücüleri büyük baskı ve zulümlere uğratmıştır. CIA’nın çocuklarının hedefi ülkücü hareketin yok edilmesiydi.  Ülkücüler genel olarak 12 Eylül zulmüne idam sehpalarında zindanlarda işkencehanelerde direndiler. Mahkemelerde sorgularda dik durdular, çözülmediler, teslim olmadılar.

12 Eylül mahkemeleri oligarşik dikta düzenin vahşet ve zorbalıklarının uzantısı oldular. 12 Eylül mahkemelerinde hakkımızda açılan davaların iddianamelerini hazırlayanlar ülkücü düşmanı, Marksist ve sol ideolojiye sahip savcılardı. Bu savcıların yardımcıları ve onların işini kolaylaştıranlar da her biri sol terör örgütleriyle ilişkili olan, onlarla bağlantılı ve 12 Eylül sonrası ülkücülere yönelik operasyonları yürüten, Ülkücülere büyük baskı ve zulümler yapan onları işkencelerden geçiren Pol – Der mensubu çetelerdi. Daha açıkçası bu iddianamelerin gerçek hazırlayıcısı işkenceci solcu emniyet mensuplarıdır. 

12 Eylül savcıları ve 12 Eylül Mahkemeleri işkencecileri aklayarak ve onlara hiçbir şey yapmayarak ödüllendirmişler ve açıkça insanlık dışı işkenceleri teşvik etmişlerdir.

Oligarşik cuntanın mahkemelerinde ülkücülerin savunma hakları sürekli engellenmeye çalışılmıştır. Savunma kısıtlamaları yalnızca yargılananlara değil avukatlara da yapılmıştır. Ülkücü avukatların dava dosyalarını incelemek istemelerine ve davayla ilgili bilgi edinme çalışmalarına sürekli engel olunmuştur ve siyasi savunma yapmaları istenmemiştir.  

Ülkücülerin savunma yapmamaları için 12 Eylül faşizminin savcıları da üstlerine düşen görevi alasıyla yapmışlardır. Hukuk tanımayan “12 Eylül hukuksuzluğu” tarihe kara bir leke olarak geçmiştir.

Ülkücü hareket mensubu olmaları ve ülkücü ideolojiyi benimsedikleri için haklarında idam müebbet ve ağır cezalar istenen bir siyasi hareketin mensuplarının en temel hakları olan savunmalarını yapmaları 12 Eylül mahkemeleri tarafından keyfi bir şekilde engellenmeye çalışılıyordu. 

Adice ve masa başında hazırlanan düzmece iddianamelerden dolayı haklarında idam müebbet ve ağır hapis cezaları istenen ülkücüler siyasi düşüncelerini ortaya koyan ve haklarında hazırlanan aşağılık iddianameleri çürütüp, onu ve onu hazırlayanları tarihin karanlıklarına gönderen savunmalarını yapmaya çalışıyorlar. Ama karşılarında kendilerine söz ve savunma hakkı vermek istemeyen 12 Eylül’ün faşist mahkemelerini ve onların sözde yargıç hâkim ve savcılarını buluyorlardı. 

5 Amerikancı generalin buyruklarıyla oluşturulan 12 Eylül hukuku aslında işkencenin, keyfiliğin ve hukuksuzluğun adıdır. 

TÜRK GENÇLİĞİNİN İÇİNDE BULUNDUĞU BUNALIMIN SORUMLUSU 12 EYLÜL REJİMİDİR

12 Eylül cuntacıları ve faşist 12 Eylül anayasası bugün Türk gençliğinin içinde bulunduğu bunalımın baş sorumlusudur. Bugün Millî ve İslami değerlerden kopan, köksüz ve ruhsuz bir gençlik cemiyetimizde cirit atıyorsa, bunun baş sorumlusu Amerikancı, batıcı, laikçi, pozitivist din dışı bir hayatı gençlerin önüne serenlerdir. Bugün gençliğin bir bölümü ya ateist, satanist ya da terörist oluyorsa bunun sorumlusu maddeci eğitim sistemidir. Bu köhnemiş düzeni ve bozuk eğitim sistemini ancak milli İslami değerlere bağlı alperen kadrolar değiştirir.

12 Eylül darbesi idealizme büyük darbe vurmuştur. İdealist gençleri ezmiş işkence etmiş zindanlara doldurmuş, darağaçlarına çekmiştir ve bu kahraman mefkûreci gençler 12 Eylül rejimi tarafından sakıncalı ilan edilmiş, topluma hain olarak gösterilmeye çalışılmış darbe sonrası yetişen genç nesiller üzerinde haklarında hep olumsuz yalan ve dolana dayalı sistemli propaganda yapılmıştır.

Türkiye sevdalısı gençler hep Türkiyenin aydınlık geleceği üzerine kafa yormuşlardı. Tek düşünceleri ülkemizi emperyalizme bağımlılıktan kurtarmak, bağımsız, Milliyetçi, demokratik bir ülkeyi inşa etmek ve kurmaktı. Büyük ülküleri ve hedefleri vardı. Onlar hiç durmadan okuyor düşünüyor, Büyük Türkiye için tezler ortaya koymaya çalışıyorlardı. İşte bu yüzden onlar 12 Eylül faşist rejiminin hedefi olmuşlardı.

Amerikanın işbirlikçisi darbeci zihniyet ülkemizde, ülküsüz, ilkesiz ve iddiası, sevdası olmayan tüketici, etliye sütlüye karışmayan, vurdumduymaz, amaçsız, hedefsiz sadece ve sadece parayı, köşe dönmeyi menfaati ön plana alan ve memleket meselelerine ilgi duymayan maddeci bir gençlik istemişlerdir. Onun için en başta gençliğin milli idealist duygularını tahrip etmeye çalışmışlardır.

12 Eylül darbesini yapanlar bugün gençliğin içine düşürüldüğü kirlenmenin ve bozulmanın baş sorumlusudurlar. Yüksek ülkülerin, büyük ve anlamlı kavramları, onlar için büyük mücadelelerin verildiği Nizam - ı Âlem, Türk Birliği, vatan, millet, bayrağın yerini günümüzde şirketler, ihaleler, tahviller borsalar, ofisler, krediler, lüks tatiller aldı.

İdealizmden Hedonizme, tevhitten tâğuta, beytü’l mal’den cebelleziye acı bir yönelme var. Bu bozuk ve kahpe düzen idealizmin yerine kişiliksiz, inançsız, kimliksiz, egoist bir anlayışı gençliğe dayatmaktadır.

DARBECİLER YARGILANMALI, 12 EYLÜL FAŞİST ANAYASASI DEĞİŞTİRİLMELİDİR...

12 Eylül’ün 35. yılında, 12 Eylül mağdurlarının hakları iade edilmelidir. Darbecilerin, cuntacıların kesinlikle yargılanması ve cezalandırılması gerekir. Bütün ülkücü kurum ve kuruluşlar 12 Eylülcülerin yargılanmasını, mağdur ülkücüler için iade – i itibar, tazminat ve af için kampanyalar başlatmalıdır. Özellikle 12 Eylül mahkemelerinin tüm kararları ortadan kaldırılmalı, yurtdışında sürgünde yaşayan ülküdaşlarımızın sürgünlerine son verilmelidir. Devlet ülkücülerin tüm haklarını ve itibarlarını iade etmek zorundadır. 12 Eylülcülerin yargılanmalarını engelleyen maddeler kaldırılmadan Türkiye’de demokrasi ve özgürlükten söz edilemez. Darbeciler yargılanmadan gelecek kurulamaz. Cuntacıların hazırladığı anti – demokratik 82 anayasası kesinlikle değiştirilmelidir. 12 Eylül 1980 darbesi ve onları yapanlar ile hesaplaşılmadan Türkiye’de bir demokrasi mücadelesinden söz edilemez. 

Ülkemizde kaosun sona ermesi siyasetin temiz bir hale gelmesi devletin tam anlamıyla demokratikleşmesi ve devlet işlerinin şeffaflaşması ile olur. Darbeleri ve yolsuzlukları önleyecek olanda açıklık ve demokrasidir.

Türkiye hâlâ 12 Eylül askeri darbe hukuku ile boğuşmaktadır… 12 Eylül zindanlarının, işkencehanelerinin, çetelerinin, darbecilerinin hesap vermediği müddetçe zulüm kaleleri yıkılmaz.

Başkalarının bellekleri balık beleği olabilir ancak biz ülkücüler her yerde  “kahrolsun 12 Eylül rejimi, Katil Cunta, katil Evren” diyoruz.

STRATEJİK MAŞA  PKK BİR   İSRAİLİYYAT ÜRÜNÜ, AKP İSE 28 ŞUBAT ÜRÜNÜ

Türkiye’yi kan gölüne çevren terör örgütü PKK bir İsrailiyyat ürünüdür.  Ülke içinde ve dışında kimin politikalarına yarıyorsa onların inşa, ihya ve himaye ettiği bir terör örgütüdür. Ortadoğu da İsrail çıkarlarına en büyük hizmet Siyonizmin kontrolündeki PKK yapmaktadır.



FOTO GALERİ


GENEL MERKEZ
HABER BÜLTENİ