Büyük Birlik Partisi

GENEL MERKEZ GÜNDEMİ

2017-04-25 00:01:14

BBP YİK BAŞKANI HAKKI ÖZNUR: 12 EYLÜL ÜLKÜCÜ HAREKETE KARŞI YAPILMIŞTIR

ÜLKÜCÜ FİKİR VE SİYASET ADAMI HAKKI ÖZNUR’UN İSTANBUL ALPEREN OCAKLARININ DÜZENLEDİĞİ 12 EYLÜL PANELİNDE YAPTIĞI KONUŞMASININ İKİNCİ BÖLÜMÜ

MUHSİN BAŞKAN 12 EYLÜL ÖNCESİ DEMOKRASİ, BARIŞ VE KARDEŞLİK ÇAĞRILARI YAPTI

12 Eylül 1980 öncesi ölümün kol gezdiği, namluların kan kustuğu çatışmalı yıllarda Türk gençliğini hep şiddetten çatışmalardan uzak tutmaya çalıştı. Konuşmalarında ve yazılarında “eller silah değil, kalem tutmalı” diyerek, gençliğe tarihi öneme sahip mesajlar verdi. Türk gençliğini, küresel emperyalizme ve onun emrindeki, beşinci kol gruplara, iç savaş tahrikçilerine karşı daima uyardı. “Tahriklere kapılmayın, provokasyonlara gelmeyin” dedi.

12 Eylül 1980 öncesi Ülkücü Gençlik Hareketi’nin lideriydi. Ülkü Ocakları Derneği Genel Başkanı iken, Şubat 1978 yılında, dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e diplomatik bir üslupla mektup yazarak, ülkenin içinde bulunduğu zor şartları ve tehlikeleri, devam eden kaos ortamını ve kızıl anarşiyi anlatıyordu. Ülkenin Cumhurbaşkanı olarak sorumlu olduğu makamın gereğini yapmasını ve duruma seyirci kalmamasını istiyordu. Kısacası Cumhurbaşkanı’na, “ülke tehlikede, demokrasi düşmanları kaos peşinde” uyarısında bulunuyordu.

Bir gençlik lideri gibi değil, bir bilge siyaset ve devlet adamı gibi hareket ediyordu. Türkiye’nin 12 Eylül askeri darbesine sürüklenen sürecini önceden görmüştü. Bürokratik oligarşi, hâkim sınıflar ve NATO ile irtibatlı militarist çevreler, askeri bir darbe yapmak için Genelkurmay Karargâhı’nda “darbe çalışma grupları” oluştururken, 1. Ordu’da “gizli darbe toplantıları” devam ederken, bütün bunlar bir şekilde kamuoyuna yansırken, O, gelinen noktayı demokrasi açısından tehlikeli görüyor ve ülküdaşlarına “Türkiye hızla, ABD ve NATO planlı bir darbeye götürülüyor” değerlendirmesinde bulunuyordu.

TÜRKİYE’NİN ASKERİ DARBEYE SÜRÜKLENDİĞİNİ GÖREN VE UYARILARDA BULUNAN BİR GENÇLİK LİDERİYDİ

1977 – 1980 yılları arasında milletimizi derinden sarsan ve acılara gark eden Malatya, Sivas, Kahramanmaraş, Çorum vb. yerlerde çıkan olayların birer provokasyon olduğunu, bu provokatif olayların Türkiye’yi iç savaşa sürüklemek isteyen yabancı istihbarat servisler ile ajan diplomatların (CIA elemanları, Barış Gönüllüleri) işi olduğunu, bunların amaçlarının, Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak olduğunu  siyasi konuşmalarında, yazılarında açıkça ortaya koyuyordu.

Demokrasi dışı arayışlarda bulunan ve ihtilal şartlarını olgunlaştırmak isteyen gladyo ile iç içe çalışan askeri, vesayetçi kesimlerin darbe hazırlıkları yaptığı süreci, ülküdaşlarıyla değerlendiriyor, yaklaşan bir darbeye karşı ne yapacaklarını, darbenin rengini ve böyle bir darbede Türkiye’nin nasıl bir durumla karşılaşabileceğinin durumunu kendi aralarında tartışıyorlardı.

Liderimiz Yazıcıoğlu, Türkiye ve dünya meselelerini çok iyi analiz ediyordu. Türkiye’nin askeri bir darbeye hızla sürüklendiğini, askerlerin darbe hazırlıklarını yaptığını, Amerikancı, NATO’cu bir darbe olacağını ve demokrasinin büyük yara alacağını, ülkenin karanlık bir döneme gireceğini önceden tespit etmişti. Yönelişleri sezen bir başkandı.

12 EYLÜL DARBESİNİ YAPAN BEŞLİ ÇETE CIA’NIN  “BİZİM ÇOCUKLAR” DEDİĞİ AMERİKANCI GENERALLERDİR

Şehit liderimiz Yazıcıoğlu, ufku geniş bir liderdi. “Darbe geliyor” öngörüsünde ve tespitlerinde haklı çıkmıştı. CIA’nin “Bizim Çocuklar” dediği, Amerikancı, NATO’cu Generaller 12 Eylül darbesini yapmışlar, yönetime el koymuşlar ve ülke karanlığa sürüklenmiş, demokrasi bir kez daha rafa kaldırılmıştı.

12 Eylül faşist darbesinin ardından, dağılan, yok edilmeye çalışılan “Ülkücü Hareket”i derlemek ve toparlamak için yoğun bir çalışma yürüttü. Cuntacıların emrindeki asker ve polis karışımı, ülkücü düşmanı, özel seçilmiş güvenlik güçleri tarafından her yerde aranıyordu.

12 Eylül’ün bir kâbus gibi çöktüğü o karanlık süreçte rahmetli Alparslan Türkeş’in tutuklu olduğu dil okulundan “Yakalanırsa çok işkence görür, çok zulmederler ona. Yurtdışına çıksın” telkinlerine; “Dava arkadaşlarım, idam sehpasında, işkence hanelerde şehit edilirken zindanlara doldurulurken, dört bir yandan askeri cunta tarafından aranan arkadaşlarımız varken, 2000’den fazla şehidimizin ve binlerce mağdurumuzun ailesi bizden maddi ve manevi yardım beklerken, hareketimiz dağıtılmaya, yok edilmeye çalışılırken, ben nasıl kendimi düşünür, yurtdışına çıkarım” diyordu. Bu tavrı ancak kendisini davasına ve milletine adamış Ülkücü bir lider sergileyebilirdi.

MUHSİN BAŞKAN’I YAKALAMAK İÇİN 12 EYLÜLCÜLER ASKER – POLİS KARIŞIMI ÖZEL EKİP ÇIKARTTILAR

Muhsin Başkan özellikle emniyet ve ordu içindeki solcuların hedefindeki isimdi. 12 Eylül öncesinden beri Emniyet içinde POL – DER adlı Marksist örgütün mensupları Muhsin Başkan’la uğraşmakta, O’nu ya çatışmalarda ya da işkenceli sorgularda cezaevinde öldürmek istiyorlardı. Marksist örgütler ve onların devlet içindeki kolları Muhsin Başkan’ı öldürmek için birçok pusular kurmuşlardı. Ancak hain emellerinde başarıya ulaşamadılar.

Muhsin Başkan her tarafta aranıyordu. Sıkıyönetim komutanlığının arananlar listesinde baştaydı. Büyük şehirlerin sokaklarına resmini asmışlardı. 12 Eylül cuntası emrindeki asker ve polislere “Muhsin Yazıcıoğlu’nu mutlaka ya diri ya ölü ele geçirin” talimatı vermişti.  Muhsin Başkan o ağır şartlarda bile aranan ülküdaşlarımıza tutuklanan arkadaşlarımıza onların ailelerine şehitlerimizin ailelerine yardım etmeye çalışıyordu.

Muhsin Başkan, 12 Eylül faşizmine karşı mücadelesini, bir operasyonla yakalandıktan sonra götürüldüğü Ankara 4. Kolordu’nun içinde özel olarak cuntacılar tarafından kurulan, C – 5 adlı işkence merkezinde de devam ettirmiş, ser verip, sır vermemiş, işkencecilere direnmiş, teslim olmamıştır.

İşkenceli sorgulara konseyden talimat alan solcu savcı ve hakimler de katılıyordu. Hava Hakim albay Nurettin Soyer ve onun gibi ülkücü hareket düşmanı savcıların nezaretinde ülkücülere işkenceler yapılıyor, işlemedikleri suçlar işkence ile üzerlerine yıkılmaya çalışılıyordu. Birçok arkadaşlarımız idam sehpalarında ve işkencehanelerde şehit düştü.

Muhsin Başkan hem işkence gördüğü C – 5’de, hem uzun yıllar kaldığı Mamak zindanlarında, hem de idamla yargılandığı, 12 Eylül hukuksuzluğunun adı olan, cuntanın kurduğu Mamak mahkemelerinde, 12 Eylül asker darbesini yapan “Beşli Konsey”e, 12 Eylül rejimine ve cuntanın işbirlikçilerine meydan okumuştu. Hiçbir zaman onlara boyun eğmemiş tahliye talebinde bile bulunmamış, ülkücü camianın bütün acısını ve ızdırabını omuzlamaya çalışmıştı.

DAVASI NİZAM – I ALEM DAVASI İDİ

Şehit liderimiz Muhsin Başkan 40 yıllık siyasi yaşamının 10 yılı hapislerde geçti. 12 Eylül darbesinin ardında tutuklandı. C – 5 adlı işkence merkezinde işkencelerden geçirildi. Mamak’ta 2,5 metre karelik hücrede 5 yıl geçirdi. Ser verdi, sır vermedi. İşkencecilere boyun eğmedi, teslim olmadı. 

MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasında idamla yargılandı. İdamını isteyen 12 Eylülcülere meydan okudu. Zulme rıza göstermedi, zalimlere boyun eğmedi. Devletine, milletine küsmedi. İnandığı davadan, ideallerden taviz vermedi. 12 Eylül mahkemelerinde 12 Eylülcülere meydan okudu. “Tek önder Peygamber” dedi. “Davam İlay – ı Kelimetullah için Nizam – ı Alem davası” dedi. 

29 Nisan 1981 tarihinde 945 sayfalık bir iddianameyle MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası açılmıştır. 587 sanıklı davada Türkeş’le birlikte 219 Ülkücü hakkında idam istenmiştir. 12 Eylül öncesi ÜOD ve ÜGD Genel Başkanlığı yapan Muhsin Yazıcıoğlu da idamı istenenlerdendi. İddianameyi hazırlayan savcı başta Maocu, Aydınlıkçılar olmak üzere sol çevrelerin el üstünde tuttukları Ülkücü düşmanı askeri savcı Nurettin Soyer’dir. Muhsin Başkan kendi tabiriyle 4 kez idam sehpasından dönmüştü.

YAZICIOĞLU 12 EYLÜLCÜLERE KARŞI “İSTİKLAL MARŞI” PLANININ MİMARIYDI

Türk ve dünya kamuoyunun yakından takip ettiği MHP Ülkücü Kuruluşlar davası 19 Ağustos 1981 günü Mamak Cezaevi’nde bulunan bir askeri mahkemede başladı. Mahkeme başlamadan evvel Ülkücü tutuklular 12 Eylülcülere tarihi bir ders vermek amacıyla bir plan yaptılar. Planın mimarı Muhsin Yazıcıoğlu’ydu. 12 Eylül Cuntasının bütün zulümlerine karşı Ülkücülerin ayakta ve dimdik olduğunu göstermek için mahkeme salonuna gelirken bütün ülkücülere bir mesaj gönderdi; “İstiklal Marşı” okunacaktı. Yazıcıoğlu’nun mesajı anında herkese ulaştı. Türkeş salona girdikten hemen sonra herkes ayağa kalktı, bütün Ülkücü tutuklular hep bir ağızdan gür bir sesle mahkeme salonunda İstiklal Marşı’nı söylediler. Hakimler ve savcılar şaşkın, askerler donmuş kalmışlardı. O gün mahkeme salonunda yükselen İstiklal Marşı ertesi gün Türkiye’nin gündemine oturmuştu.

12 Eylülcüler hemen basına sansür uygulayarak davayla ilgili haberlerin yayınlanmasına izin vermediler. Haberleri görevlendirdikleri askerlerle kontrol etmeye başladılar. İstiklal Marşı olayından sonra Ülkücüler İstiklal Marşı’nı söyledikleri için cezaevinde toplu olarak dayak yemişlerdi, ama seslerini her yere duyurmuşlardı. Askeri rejim ülkücülerin bu gövde gösterisi karşısında ilk duruşmadan sonra mahkûm sevkiyatındaki koşulları iyice sıklaştırmıştı. MHP yöneticileri et arabasıyla mahkeme salonuna götürülmüş ayrıca duruşma salonuna diğer sanıklardan bir saat önce getirilip bekletilmişlerdi. Buna rağmen Ülkücüler, İstiklal Marşı’yla tarih yazdılar, 12 Eylülcülere meydan okudular.

MUHSİN YAZICIOĞLU: “ZİNDANDAN EN SON BEN ÇIKMALIYIM”

Muhsin Yazıcıoğlu: “Ben tahliye edilirsem arkadaşlar kendilerini yalnız hissederler. Bu zindandan en son çıkacak ben olmalıyım.” diyordu. 12 Eylül zulmünün bütün dehşetiyle sürdüğü Mamak cezaevinde bir gençlik lideri nasıl davranması gerekiyorsa öyle davrandı. Dava arkadaşları için ümit ve moral kaynağı oldu hep…

Çünkü öylesine asil bir ruha sahipti ki ülküdaşları yatarken kendisinin mahkemeden bir tahliye isteminde bulunmasının doğru olmadığını düşünüyordu. Avukatların “tahliye talebinde bulun” isteklerini hep reddetmiştir. Mahkemelerde yaptığı tarihi savunma ile 12 Eylülcülerin karanlık yüzünü ortaya çıkarmış, maskelerini düşürmüştür. 12 Eylül mahkemelerinin hukuksuzluğunu ortaya koymuştur. MHP ve Ülkücü kuruluşlar hakkında hazırlanan iddianamenin sol görüşlü ve Ülkücü düşmanı kişilerce hazırlandığını, bu iddianamenin safsatadan ibaret olduğunu, gerçeklerle uzaktan yakından ilişkisi olmadığını mahkemede savcı Nurettin Soyer ve hakimlerin yüzüne karşı açıkça söylemiştir. Yazıcıoğlu sadece dışarı da değil cezaevinde de Ülkücüler’in lideriydi.

 Onun varlığı, duruşu, yiğit tavrı zindanlardaki Ülkücüler’e büyük güven veriyor, onların moralini yükseltiyordu. Mamak Cezaevi’nde yattığı sürece dik duruşu örnek tavrıyla dışarı da olduğu gibi içerde de sembol olmuştu. Bu yüzden O, bütün Ülkücülerin, hep yürekten sevdiği, inandığı, itimat ettiği, yiğit “Muhsin Başkan”larıydı.

Cezaevinden çıktıktan sonra dava arkadaşlarıyla aktif siyasi hayata girdi. 20 Ekim 1991 genel seçimlerinde Sivas’tan milletvekili seçildi. Daha sonra 7 Temmuz 1992’de MÇP’den ayrılarak kendisiyle birlikte hareket eden kadrolarla 29 Ocak 1993’te Büyük Birlik Partisi’ni kurdu. Şehadetine kadar BBP’nin genel başkanlığını yaptı.

MUHSİN BAŞKAN ÖRTÜLÜ DARBE SÜRECİNDE YİNE DEMOKRASİYİ VE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ SAVUNDU

 “Soğuk Savaş” (1947 – 1989), Berlin duvarının yıkılması ve 1991’de SSCB’nin dağılmasıyla sona erdi. Ancak Türkiye’de hem zihniyet, hem kullanılan yol ve yöntemler olarak halen devam ediyor. Soğuk Savaş dönemine has “Psikolojik Savaş”, “Özel savaş”, “Örtülü Harp”, “Destabilize” faaliyetleri, “kirli politikalar” her alanda sürüyor.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, Avrupa’da Gladyo tasfiye edilirken, Türkiye’de ise Gladyo çalışmalarını, aksatmadan devam ettiriyordu. 1993 sürecinin; suikastlar, provokasyonlar, faili meçhul cinayetler, devlet içinde illegal yapılanmalar ve demokrasi dışı arayışlarla, 12 Eylül 1980 öncesinden farkı yoktu. Gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, emekli ve muvazzaf subaylar, profesyonelce işlenmiş siyasi cinayetlere kurban gittiler. Dursun Karataş’ın liderliğini yaptığı Dev – Sol adlı taşeron örgüt (DHKP – C), 1990 – 1992 yılında asker, MİT, emniyet ve yargı mensuplarına yönelik kanlı cinayetler işledi, eylemler yaptı.

1. Körfez Savaşı’nın sona ermesinden sonra, bölgedeki boşluktan istifa eden PKK ise, TSK’ya silahlı eylemler düzenledi. PKK’nın 1991’den sonra yükselen silahlı eylemlerinin asıl kaynağı, Irak’ın kuzeyinde oluşturulan “güvenlik bölgesi”dir. Körfez Savaşı’nın ardından ABD ile batılı müttefiklerinin, Türkiye’yi “üs” gibi kullanarak, Kuzey Irak’ta yarattıkları fiili durum, Türkiye’deki bölücü terör örgütünü güçlendirmiştir. 1991 öncesinde PKK, Türkiye’de ancak birkaç kişilik vur – kaç eylemleri ve gözden uzak mezralardaki ve köylerdeki eylemleri ile var olurken, bu tarihten itibaren büyük terör gruplarıyla kanlı eylemlere girişmiştir. 

PKK terör örgütü, 1978’den günümüze, kundaktaki bebekten, 100 yaşındaki ihtiyara kadar binlerce insanı katletmiştir. Terör örgütü, toplam 400 civarında toplu  katliam yapmıştır. PKK’nın toplu katliamları 35 ilimize ve Irak’ın kuzeyine yayılmıştır. Katliamların büyük kısmı köy baskınları ve karakol baskınları ile olmuştur.  

Sadece 1993 – 1995 arasında terör örgütü PKK’nın güvenlik güçlerimize yönelik hain saldırılarında 427 vatan evladı şehit düşmüştür, yüzlercesi gazi olmuştur. Bu süreçte PKK 28 karakola kanlı eylem düzenlemiş, 148 kez karakol, üst, kışla ve mezraya hafif ve ağır silahlarla saldırmıştır.

Terör örgütü PKK’nın bundan önce düzenlediği en fazla şehit verilen saldırı 29 Eylül 1992 gecesi düzenlenmişti. Hakkari’nin Şemdinli ilçesi Derecik Karakolu’na yapılan saldırıda 28 asker şehit düşmüştü.

“Kirli Güç” olan Çekiç Güç destekli PKK eylemleri ile birlikte, suikastler de devam ediyordu. 24 Ocak 1993 Pazar günü, gazeteci Uğur Mumcu, bombalı bir suikastle öldürüldü. Uğur Mumcu’nun ardından, Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993’te şüpheli bir uçak kazasıyla hayatını kaybetti. Uğur Mumcu, Eşref Bitlis gibi Çekiç Güç karşıtı olan, terör uzmanı emekli Binbaşı Ahmet Cem Ersever de aynı yıl suikaste kurban gitti. Devletin, bölücü terörle mücadele biçimini beğenmeyen Ersever; KDP, KYB ve PKK’nın ABD ve İsrail’in “stratejik piyonları” olduğunu savunuyordu.

1991 – 1994 yılları arasında Çekiç Güç’e karşı çıkanlar peş peşe suikast ve şüpheli ölümlerle hayatlarını kaybedecekti. 

ÇEKİÇ GÜÇ, PKK’YA LOJİSTİK DESTEK VERMİŞTİR

 

Çekiç Güç’e baştan itibaren en net ve sert tavrı koyan partilerin başında BBP gelmekteydi. BBP, Çekiç Güç karşıtı birçok toplantı yapmıştı. BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu, hem TBMM’de, hem de katıldığı mitinglerde ve salon toplantılarında yaptığı konuşmalarda, Çekiç Güç’ün görev suresinin uzatılmasına şiddetle karşı çıkmış ve küresel güç Çekiç Güç’ün kovulmasını istemiştir. 

Muhsin Başkan, Çekiç Güç konusundaki endişesini daha BBP lideri olmadan evvel de ortaya koymuştu. (MÇP Genel Sekreter yardımcılığı görevinde, daha sonra MÇP’den ayrılıp “Yeni Oluşum” hareketini başlattığı dönemde). 29 Ocak 1993’te BBP’yi kurup, partinin başına genel başkan olduktan sonra, Muhsin Yazıcıoğlu, Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Özal’ın ölümünden sonra Cumhurbaşkanlığına seçilen Süleyman Demirel’e, Çankaya köşkünde, bizzat Çekiç Güç konusunda, “bölücülere destek veren kirli güç Çekiç Güç defolup gitmelidir” demiş ve duyduğu rahatsızlığı devletin en tepesindeki iki isme, yüzlerine karşı söylemişti. Yazıcıoğlu’na göre, “Terör örgütü PKK’nın Irak’ın kuzeyine yerleşip oradan topraklarımıza sızarak, kanlı eylemler yapmasında Çekiç Güç’ün parmağı vardı. Çekiç Güç’ün görev süresinin uzatılması her zaman sorun oldu. Muhalefetteyken, Çekiç Güç’e karşı çıkanlar, iktidara geldiğinde Çekiç Güç’ü müdafaa etmek zorunda kalmışlardı.”

Türkiye, Çekiç Güç konusunda bir büyük belayı başına sardığını sonradan anladı. Liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu   27 Haziran 1995’te TBMM’ye 9. kez getirilen, Çekiç Güç’ün süresinin uzatılmasına bir kez daha karşı çıkıyor ve bu konu ile ilgili Parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında şunları söylüyordu:  

“Türkiye’yi istikrarsızlaştırmaya çalışan ve terör örgütü PKK’ya destek veren, Çekiç Güç, topraklarımızda asla barındırılmamalıdır. Çekiç Güç bir ihanet gücüdür. Bu gücün görev süresinin uzatılmasını savunanlar işbirlikçidir. Kim uzatma doğrultusunda oy kullanırsa vatana ihanet etmiş olur. Bir işgal kuvvetidir. Türkiye’nin bölünmesi ve parçalanması için bu karanlık güç getirilmiştir. Çekiç Güç, hem PKK’ya hem Barzani ve Talabani’ye yardım ediyor. Çekiç Güç eliyle yanı başımızda ikinci bir ‘İsrail’ kurulmaya çalışılıyor. Çekiç Güç direk Pentagon ve Washington’a bağlıdır.”   

Muhsin Yazıcıoğlu, 26  Haziran 1995  tarihinde  yapılan  Genel Yürütme Kurulu (GYK) toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, “TBMM, Çekiç Güçlü tamamen ortadan kaldırmalıdır” demiştir.

Çekiç Güç'le beraber çalışan iki bin Kürt ajanının sadece bilgi toplamak için değil, bölgede çeşitli siyasi oluşumlar yaratmak için kullanıldığı da açık bir gerçektir. Kuzey Irak’taki ayrılıkçı Kürt hareketine mensup KDP ve KYB’lilerle, Türkiye’deki ayrılıkçı PKK örgütünün içinde Çekiç Güç’te görev yapan CIA ajanlarının yer aldığı, devletin çeşitli birimlerince defalarca açıklanmıştı. Ama buna rağmen, Türk hükümetleri Çekiç Güç’ün görev süresini defalarca uzatmıştır.

 

DEMOKRASİ DIŞI ARAYIŞLARA KARŞI ÇIKTI, “ORDU SİYASETE MÜDAHALE ETMEMELİ” DEDİ

Şehit Liderimiz asker – siyaset ilişkilerinin normal demokratik rejimde nasıl olması gerekirse öyle olmasını isterdi. “Asker kışlasında olmalı, siyasete müdahale etmemeli ve siyasete bulaşmamalı.” derdi. Ordu siyasete müdahale ederse bunun demokrasiye zarar verdiğini her yerde açıkça söylemiştir. Yazıcıoğlu, 12 Eylül sürecini takip eden “1993 Örtülü Darbe’sinde” bu sürecin devamı olan 28 Şubat ve sonrasında yine demokrasiye ve millî iradeye sahip çıkarak, Türk demokrasi ve siyasi tarihine yiğit bir lider, gerçek bir “siyaset ve devlet adamı” olarak geçmişti.

Statükocularla, ordu içindeki mezhepçi sol cuntaların otoriter BAAS’çı zihniyete sahip bir askerî darbe yapıp yönetime el koymaya çalıştıkları karanlık 28 Şubat sürecinde “Namlusunu millete çevirmiş tanka selam durmam!” diyerek millî irade ve demokrasi düşmanlarına dikilmiş, demokratik sisteme sahip çıkmıştı.

Tankların sokağa  çıkışını sıcağı sıcağına hareketimizin yayın organı günlük olarak yayınlanan Gündüz gazetesine değerlendirmişti. 5 Şubat 1997 tarihli  Gündüz gazetesinde yer alan “ Demokraside çözüm asker çağırmak değildir” sözü onun  askeri vesayet peşinde koşan darbeci zihniyete sahip çevrelere verdiği tarihi bir mesajdır ve bu sözlerde demokrasi tarihine  geçmiştir.  Gündüz  gazetesi  Muhsin başkanın tarihi öneme sahip “ Namlusunu milletine çevirmiş bir tankı asla alkışlamam” sözlerini 7 Şubat 1997  Cuma tarihli  gazetenin manşetine atmıştı.

Patronlar Kulübü TÜSİAD’ın da içinde yer aldığı “Beşli Çete” denilen Genelkurmay Karargâhı ile irtibatlı “sivil ihtilal kuvvetlerinin” ve ordu içindeki mezhepçi cuntaların, antidemokratik baskıları nedeniyle ancak 11 ay sürebilen Refah – Yol hükümetinin ve her kesimin darbeyi konuştuğu, “Asker yönetime el koyacak.” dediği 1997 Haziran’ında “Türkiye İran olmayacak, Cezayir olmayacak, ama Suriye olmasına da biz asla izin vermeyeceğiz.” diyerek, Türkiye’de kurulan etnikçi – mezhepçi tezgâhı ifşa ederken, Türkiye’nin bin yıllık terkibinin kodlarını da ortaya koyuyordu.

Şehit liderimiz Yazıcıoğlu, tarihî öneme sahip ve Türk demokrasi tarihine de ondan yana bir onur nişanesi olarak geçen o muhteşem sözü ile Türkiye’yi faşist bir askerî darbeden kurtarmış, ulusalcı – militarizmin oyununu bozmuş, darbe senaryolarını boşa çıkarmış, MDD’ci (Millî Demokratik Devrim) ve mezhepçi karanlık yapıların maskelerini düşürmüştü.

Faşist 28 Şubat kararlarından günler önce BBP Lideri Yazıcıoğlu; “28 Şubat’ta kıyamet kopacak” diyen, 28 Şubat 1997’de yapılan MGK toplantısında anti – demokratik kararları aldıran, millî iradeye baskı uygulayan, demokrasi dışı arayışlarda bulunan generallerin mutlaka emekli edilmesini istemiş, bu isteğini dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan ve Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’e iletmişti. Fakat Başbakan Erbakan, “Cumhurbaşkanı Demirel bunu kabul etmez.” diyerek, generalleri emekliliğe sevk edememişti.

28 Şubatçılar ordu içinde darbe çalışmalarını sürdürürken Refah- Yol Hükümetini tehdit ederken Başbakan Erbakan’a Yardımcısı Tansu Çillere ve İçişleri Bakanı Meral Akşener’e her türlü tehdit yapılırken   gözdağı verilmeye çalışılırken Muhsin Yazıcıoğlu askeri vesayete ve onun her türlü işbirlikçilerine meydan okuyor sivil siyasete Ordu karışamaz diyordu

12 Haziran 1997 günü Başbakanlık konutunda bir araya gelen Başbakan Necmettin Erbakan Yardımcısı Tansu Çiller ve Muhsin Yazıcıoğlu, aldıkları askeri müdahale duyumlarını konuşuyorlardı. DYP lideri ve Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’e göre, 13 Haziran’da askerler, darbe yapacaktı.

Muhsin Yazıcıoğlu  bu toplantının hemen ardından Başbakanlık binası önünde bekleyen gazetecilerin darbe sorularını cevaplandırırken, bir takım yerlere anında ulaşan, adrese teslim öyle bir söz söylüyordu ki,  demokrasi ve milli irade düşmanı ordu içinde MDD’ci (Milli Demokratik Devrim), mezhepçi zihniyetin oyununu bozuyor, hamlelerini boşa çıkarıyordu.

Askeri darbe ile yönetime el koyup, BAAS’çı/Nusayrici bir dikta rejimi kurma çabalarına; “Türkiye, İran olmayacak, Cezayir olmayacak. Suriye yapılmasına da biz asla müsaade etmeyeceğiz” diyerek karşı çıkıyordu. BAAS rejimi peşinde koşan Laikçi – faşistlere, Neomaoculara, kartel medyasına, askeri darbeye çağıran sivil ihtilal kuvvetlerine meydan okuyor, asker kışlasına “Darbeye geçit yok!” diyordu.

Bu tarihi söz ve çıkış, Genelkurmay karargâhında bile yankı bulmuş, toplumun birçok kesiminden büyük destek almıştı. Muhsin Başkan, ilkeli siyaseti, dik duruşu ve yiğit tavrıyla, 28 Şubat aktörlerinin, küresel baronların, karanlık, oyununu bozmuş, ordu içindeki cuntalara geri adım attırmış, birçok çevreye göre ise; 28 Şubat sürecinde Türkiye’yi mezhepçi Sol bir askeri darbeden kurtarmıştı.

Rahmetli liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu Türkiye’yi etnik ve mezhep ayrımı yaparak yönetmek isteyen bu doğrultuda devlet kurumları içinde Askeri ve sivil cuntalar oluşturan rejim ve demokrasi düşmanı ateist / Mezhepçi / Marksist sol gruplar için söylediği “Türkiye Asla Suriye olmayacak” sözü o günlerde ülke gündemine yerleşmiş çok etkili olmuştu.

Ordu içindeki mezhepçi cuntalar 1997 Haziran’ında darbeyi yapmayı planlarken, bir takım siyasiler ve bürokratlar darbe olacak diye yurtdışına çıkma hazırlıkları yaparken, Muhsin Başkan’ın ülkeye ve demokrasiye sahip çıkan tarihi çıkışı darbeyi tersine çevirecekti. Herkes darbeden korkarken, suspus olurken köşelerine çekilirken Muhsin Başkan ülkeyi felakete sürüklemek isteyen tek partili rejim kurmaya çalışan sol cuntalara hukuk dışı yapılara meydan okuyor, demokrasiden taviz vermiyordu. Şehit liderimizin bu yiğit ve Ülkücü tavrının bir süre sonra etkisi gözükecek ortalıkta eskisi gibi darbe simsarları darbe çağrıları yapamayacaktı.

Muhsin Başkan o dönemde şunları ifade etmişti. “Türkiye’de ordu içerisinde Alevi meşrepli bir cunta oluşturulmak isteniyor. Belli bir süredir bunun alt yapısı oluşturulmaya çalışılıyor. Biz Türkiye’de Alevi – Sünni ayrımına karşıyız ve hepimiz bir kilimin desenleri gibiyiz. Bir arada yaşamak zorundayız. Suriye’de Hafız Esat diktatörlüğe dayalı karanlık bir rejim kurmuştur. Bu karanlık rejim mezhebi özelliğe sahip Nusayri bir azınlığın çoğunluğa tahakkümüyle oluşmuş bir idare şeklidir. Türkiye’de bunu oluşturmak isteyen kesimler var. Belli bir süredir bu marjinal gruplar orduyu siyasetin içine çekmek istiyorlar. Türkiye’de belli bir azınlık şuuru oluşturarak diktatörlüğe dayalı azınlığın çoğunluğu idare edeceği bir modeli Türkiye’ye kimse getiremez. Buna müsaade etmeyiz kimse heveslenmesin”

Muhsin Başkan’ın bu tarihi çıkışı ve vermek istediği mesaj hemen yankı buldu. Mesajı alması gerekenler aldı. Kısa bir süre sonra önemli müspet tepkiler aldı. Şehit liderimizin devletin kilit ve hassas yerlerine gönderdiği adrese teslim mesajı yerini bulmuştu. Muhsin Başkan’ın ülkenin geleceği ile tarihsel çıkışı etkili olmuş, Türkiye bir darbeden dönmüştü.

Muhsin Başkan, ordu içindeki cuntalardan rahatsız olan kesimlerin duygu ve düşüncelerini milletine karşı sorumlu bir siyaset ve devlet adamı olmanın gereği olarak 28 Şubat sürecinin mimarlarından olan Süleyman Demirel’in yüzüne karşı Köşk’te söylüyordu. Şehit liderimiz Demirel’e; “Ordu siyaset dışı kalmalı ve demokrasi karşıtı görüntü vermemelidir. Bazı karanlık mahfiller ordumuzu yıpratmak, onu milletten koparmak için entrikalar çevirmektedir.” demiştir.

1993 “örtülü darbe” sürecinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde kurulan, 28 Şubat sürecinde fiilen kendini gösteren, demokrasi düşmanı ve hukuk dışı bir yapılanma olan Batı Çalışma Grubu’na millet adına, demokrasi adına karşı çıkan tavır koyan ve demokrasilerde darbe çalışma gruplarına, BÇG’lere yer yok diyen tek lider  yine Muhsin Yazıcıoğlu idi

 Başlatılan 12 Eylül ve 28 Şubat soruşturmaları Muhsin Yazıcıoğlu’nun darbeler konusundaki öngörülerinde ne kadar haklı olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Her konuşmasında “Darbeci geleneğin artık kökleri kazınmalı ve silinmelidir. Kim darbeciliğe destek veriyorsa demokrasi ve ülke düşmanıdır.” demiştir. Şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu özellikle darbecilerin peşinde koşan, postal yalayıcılığı yapan, orada burada “Paşam, Paşam” diye dolaşan darbecilere çanak tutan, yağcılığını yapan kirli kirlenmiş politikacılardan nefret ederdi. Ordu içindeki, cuntalara karşı çıkmış ve mücadele etmiştir. Ülkemizde yapılan bütün askerî darbe ve muhtıraların demokrasiye büyük zarar verdiğini, ülkemizi geriye götürdüğünü savunmuştur. Orduyu göreve çağıran askerî militarizme selam gönderen sivillerinde darbeci zihniyete sahip askerlerden farklı olmadığına inanıyordu.

Ordu – siyaset ilişkileri ne kadar sağlıklı ve düzgün olursa demokrasinin kökleşmesi o kadar sıhhatli ve güçlü olur diye düşünüyordu. Militarist bir rejim peşinde koşan statükocu çevrelere “Ordu, siyaset dışı kalmalıdır.” sözünü sürekli olarak tekrarlar ve tarihî uyarılarda bulunurdu. Askerî vesayete ve ulusalcı militarizme karşı çıkıyor, bürokratik oligarşiyle mücadele ediyor, millî iradeyi ve katılımcı demokrasiyi savunuyordu. Ona göre asıl olan vesayetçiliği mahkûm etmekti. Vesayetçilik son bulmadıkça Türk demokrasisinin gelişemeyeceğini düşünüyordu.

Ülkemizde demokrasi kökleşmeli ve demokrasi dışı arayışlar son bulmalıdır. Darbe peşinde koşan, cuntalar kuran, bütün karanlık yapılar deşifre edilmeli ve millete hesap vermeleri sağlanmalıdır. 

Muhsin Başkan kırk yıllık siyasi yaşamı boyunca hep iç ve dış mihrakların hedefi oldu. Her türlü emperyalizmin hedefi oldu. Çekiç Güç’ün, NATO’nun, darbecilerin, cuntaların, masonların, liberal kapitalist sistemin, mafyanın, lobilerin, bölücülerin ve her türlü gayri milli güçlerin hedefi olmuştu. Neden? Çünkü hep Türkiye’nin birliğini ve beraberliğini savundu. Kamplaşmaya, cepheleşmeye, kutuplaşmaya karşı çıktı. Vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü savundu. Her türlü vesayete karşı çıktı. Demokrasi dışı arayışlarla, NATO merkezli gladyoyla, küresel mafyayla, stratejik maşa PKK ve benzeri örgütlerle, bölücülerle ve her türlü emperyalizmle mücadele etti. Milli iradenin ve demokrasinin yanında yer aldı.

PKK AÇILIMINA  21 YIL ÖNCE  KARŞI ÇIKMIŞ VE DOĞRU BULMAMIŞTI

Şehit liderimiz Muhsin Başkan BOP projesi olan İmralı açılımına,PKK açılımına,Kürdistan açılımına, Ermeni açılımına, Dersim açılımına vb. ihanet açılımlarına hep karşı çıkmıştır.

Küresel BOP projelerinin, “bağımsız Kürdistan” senaryolarının önünde en büyük engel milli lider Muhsin Başkan’dı. Muhsin Başkan milli ve yerli duruşuyla iç ve dış odakların küresel merkezlerin oyununu bozuyordu.

Terör örgütü PKK’nın barış süreci, hükümetin çözüm süreci dediği bu süreci Muhsin Başkan “ihanet süreci” olarak görür ve karşı çıkardı. Muhsin Başkan Devlet – PKK görüşmelerini terör örgütüne meşruiyet olarak görür ve bunu asla onaylamazdı.

Muhsin Başkan, PKK terör örgütü için “çok uluslu şirket” demiştir. PKK’nın arkasında ABD, AB, İsrail ve silah lobilerinin olduğunu söylemiştir. Yıllar önce, karanlık güç Çekiç Güç’ün PKK’ya lojistik destek verdiğini yine ilk dile getiren ve tavır koyan o olmuştur.  1992 – 1999   yılları arasında TBMM’de Çekiç Güç ile  ilgili  yaptığı konuşmalar meclis zabıtlarında var ve yayınlandı da. Yine  basın toplantılarında miting ve salon toplantılarında parti kongrelerinde, Çekiç Güç’ü eleştiren  onlarca  konuşması vardır  bunlarda  medya arşivlerine bakın görürsünüz.

 

TERÖRLE MÜZAKERE OLMAZ MÜCADELE OLUR

Muhsin Başkan Cumhurbaşkanlığı yapmış olan Özal’a, Demirel’e ve Abdullah Gül’e hükümet yetkililerine terörle mücadeleyle ilgili en geniş, kapsamlı raporları sunmuş ve çözüm önerilerini vermiş bir liderdi.

AKP hükümetinin  PKK ile ilgili çizgisini eleştirmiştir. Daha 2004 yılı başında  “Topluma Kazandırma Yasası” adı altında teröristleri affeden AKP iktidarına  sert  uyarılarda bulunmuştu.

21 Ekim 2007 Pazar günü, Hakkari Yüksekova ilçesine bağlı Dağlıca’da askerlerimize pusu kuran ve ellerinde NATO silahları, batılı ülkelerin silahları ile Mehmetçiklerimize saldırarak, 12 vatan evladını şehit eden, 16’sını yaralayan, 8’ini kaçıran, Kandil’e götüren PKK terör örgütünün kanlı saldırısını Almanya’da (Frankfurt’ta) ATB’nin düzenlediği istişare toplantısında duyan, devlet yetkililerinin haberi yokken onlara haber veren bir devlet adamıydı.

 

Dağlıca saldırısından 1 gün sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Muhsin Başkan’ı Çankaya köşküne terör konusunda görüşlerini almak için davet etmiş ve Muhsin Başkan da Sayın Cumhurbaşkanı Gül’e terörle mücadele raporu sunmuştur. Muhsin Başkan bilge bir siyaset ve devlet adamıdır.

 

Muhsin Başkan bu görüşmede Sayın Gül’e 9 maddelik çözüm önerisi vermiştir. Ardından BBP Başkanlık divanı ile bölgeye gidip şehit ailelerini ziyaret etmiş, teröre karşı bölücülüğe birlik mesajları vermiştir.

Muhsin Başkan, Sayın Gül’e “Dağlıca baskını tek başına PKK’nın işi değil, arkasında küresel destek ve yabancı istihbarat servisleri var” demiştir.

Devlet, hükümet, TSK, MİT uykuda, Muhsin Başkan ise bölgede, halkın içinde Şırnak’ta, Mardin’de Diyarbakır da, Bingöl’de, Batman’da, sokaklarda geziyor, vatandaşlarla sohbet ediyordu.

Rahmetli liderimiz, güneydoğu gezisi sonrası Meclis’te düzenlediği basın toplantısında “Terör örgütü PKK, küresel kapitalist emperyalist sistemin ve uluslararası sermayenin maşası ve BOP projesinin bir parçasıdır. PKK emperyalizmin öncü kuvveti onların taşeronu ve onların benzine bulanmış paçavrasıdır” demiştir.

Devletin kurumları, ülkeyi yönetenler, BBP’nin verdiği terörle mücadele raporlarını ve Muhsin Başkan’ın çözüm tespitlerini ciddi görmüşler, etkilenmişler, ama bir türlü gereğini yapmamışlar, hatta tam tersini yapmaya devam etmekteler.

ÇÖZÜM SÜRECİNE İHANET SÜRECİ DERDİ

Muhsin Başkan, küresel odakların oyunlarını bozuyordu. Küresel kuşatmaya karşı milli duruş ve tavır ortaya koyuyordu. Muhsin Başkan tavır adamıydı ve sisteme muhalifti. Muhsin Başkan, terör örgütü PKK’nın “barış süreci” hükümetin “çözüm süreci” dediği bu sürece “ihanet süreci” der, Devlet – PKK görüşmelerini terör örgütüne meşruiyet olarak görür ve bunu asla onaylamazdı. 

Şehit Liderimiz terör örgütü PKK ile müzakereyi savunan; devlet PKK ile görüşmeli, masaya oturmalı, İmralı ve Kandil muhatap alınmalı diyen liberal – sol çevrelerin ve müstemlekeci aydınların bu bölücü taleplerinin, PKK’nın siyasallaşmasına ve bölücülüğün azgınlaşmasına zemin hazırlamaktan başka bir işe yaramayacağını söylüyordu. Muhsin Başkan’a göre müzakereyi savunanlar, bir nevi terör örgütü PKK’nın sözcülüğüne soyunmuşlardı. Müzakereyi savunanlarla bölücüler aynı safta yer alarak ülkeye, demokrasiye ve millete ihanet ediyorlardı. Terörle müzakereyi savunanlar demokrasiye, barışa, kardeşliğe değil tam aksine Türkiye’nin bölünmesine ve parçalanmasına zemin hazırlıyorlardı. Müzakereci eğilimlere karşı çıkmak, her vatanseverin, her demokratın tarihî ve millî göreviydi.

Siyasal iktidarların, hükümet ve devlet görevlilerinin terör örgütüyle gizli kapaklı görüşme ve haberleşmelerinin ülkenin birlik ve beraberliğine zarar verdiğini ifade eden Yazıcıoğlu, PKK ile müzakereyi savunan çevrelerin kesinlikle küresel odakların piyonu olduğunu vurgulamış, sürekli uyarılarda bulunarak, bölücülerin oyunlarına gelinmemesini istemiştir.

“İmralı ve Kandil ile görüşmek çözüm değil, çözümsüzlüktür” diyen Muhsin Başkan’a göre devlet olmanın gereği; terör örgütü ile müzakere etmek değil, terörle mücadele etmek ve bölücü terörün kökünü kazımak, yok etmektir. Bölücü terör ve bölücü terörle mücadele konularında söylediklerinde hep haklı çıkmıştı. Ancak, devleti idare edenler, siyasal iktidarlar ise onun söylediklerinin tam tersi istikametinde yanlış icraatlar yaparak terörün devam etmesine zemin hazırlamışlardı. 

TÜRKİYE’NİN MİLLİ DİRENÇ MERKEZİYDİ

Muhsin Başkan’ın şehadetiyle direnç merkezi kırıldı, zayıfladı. Muhsin Başkan, küresel odakların oyunlarını bozuyordu. Küresel kuşatmaya karşı milli duruş ve tavır ortaya koyuyordu. Muhsin Başkan tavır adamıydı ve sisteme muhalifti. Muhsin Başkan, terör örgütü PKK’nın “barış süreci” hükümetin “çözüm süreci” dediği bu sürece “ihanet süreci” der, Devlet – PKK görüşmelerini terör örgütüne meşruiyet olarak görür ve bunu asla onaylamazdı. 

Rahmetli liderimiz Yazıcıoğlu, terör örgütü PKK ile müzakereyi savunan; “Devlet PKK ile görüşmeli, masaya oturmalı, İmralı ve Kandil muhatap alınmalı” diyen liberal – sol çevrelerin ve müstemlekeci aydınların bu bölücü taleplerinin, PKK’nın siyasallaşmasına ve bölücülüğün azgınlaşmasına zemin hazırlamaktan başka bir işe yaramayacağını söylüyordu.

Muhsin Başkan, “İdam cezası gelmeli, terörist başı Öcalan idam edilmeli” derdi. İmralı’da terörist başı ile Kandil’de terör örgütü KCK liderleriyle, Avrupa’nın çeşitli merkezlerinde PKK / KCK’nın Avrupa temsilcileriyle yapılan gizli kapaklı görüşmeleri asla onaylamaz ve hükümeti en ağır bir şekilde eleştirirdi. Şehit Liderimiz Muhsin Başkan hükümetin “çözüm süreci” dediği Türkiye’yi çözme ve bölme senaryolarına karşı çıkardı ve AKP’yi bu yüzden perişan ederdi.

Muhsin Başkan, Türkiye’nin milli çıkarlarını savundu, bu uğurda şehit düştü. Milli çıkarları bir tarafa bırakan hükümet, İmralı’da Kandil’de Erbil’de, Süleymaniye’de Oslo’da, Brüksel’de, Londra’da Paris’te vb. yerlerde sözde çözüm süreci! adı altında terör örgütünün lideri Öcalan ve KCK liderleriyle görüşürken Muhsin Başkan ve dava arkadaşlarının şehit düştüğü olay halen tozlu raflarda çekmecelerde durmakta.

Muhsin Başkan MİT’in terör örgütü PKK ile Oslo’da ve başka yerlerde yaptığı görüşmeleri asla onaylamaz ve doğru bulmazdı. Şehit liderimiz Muhsin Başkan bugün hayatta olsaydı hem mecliste, hem meydanlarda işbirlikçi AKP iktidarına, bölücülere, hainlere derslerini verir, küresel emperyalizme meydan okurdu. 

Rahmetli Liderimizin 40 yıllık siyasi yaşamına baktığınızda her zaman bölücülere en sert ve net tavrı koyduğunu görürsünüz.

PKK açılımı, Oslo rezaleti, İmralı ve Kandil’le görüşmeler kirli pazarlıklar, yaşanan Habur rezaletleri, Barzani ve Şivan Perver hainine gösterilen karşılama ve ağırlama, Erdoğan’ın Kürdistan yaklaşımı bölücülerin hem mecliste hem sokaklarda küstahlaşması, PKK’nın siyasallaşmasının sağlanması, Suriye’nin kuzeyinde PYD’nin ortaya çıkması bunların hepsi Muhsin Başkan’ın şahadetinden sonra oldu.

Çünkü Muhsin Başkan PKK ve Kürdistan açılımını asla tasvip etmez, karşı çıkardı. O yaşarkenhükümet bir ABD planı olan bir Neocon planı olan “PKK açılımını” yapmaya cesaret edemezdiler

. HDP li hainler, TBMM’de bebek katiline “sayın” diyemez, İmralı ve Kandil’e selam gönderemezdi.

Terörist başı Öcalan için idam cezası isteyen, Siyonizm’in uşağı Barzani ve Talabani için “Asla güvenilmez, bunlar Türklük düşmanları” diyen Muhsin Başkan’ın olayını, Barzani’ye devlet başkanı muamelesi yapan Şivan Perver haininden özür dileyen, işbirlikçi AKP iktidarı işte bu yüzden elim olayı karartmaya yok saymaya çalışıyor.

MUHSİN BAŞKAN’IN YOKLUĞU DERİNDEN HİSSEDİLİYOR

AKP iktidarı ülkeyi kamplaştırmış, cepheleştirmiş, kutuplaştırmıştır. Saray ve hükümet ülkeyi geriyor, gerilime sürüklüyor. Bu süreçte milletimizi her zaman yapıcı, yol gösterici, kuşatıcı olan, “parti çıkarları değil ülke çıkarları benim için önemli” diyen milletin gönlünde taht kuran Şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu’nu arıyor. Muhsin Başkan, gerçek bir siyaset ve devlet adamıydı. Osmanlı döneminde devlet adamlığı eksikliği ile ilgili “kâht-ı rical’’ kavramı kullanılırdı. Bu kavram ilk kez Kanuniden sonra tarihçiler tarafından kullanılmaya başlandı. En fazla son 3 asırda kullanılmıştır. Bu günde devlet adamlığı eksikliği yokluğu yaşanıyor. Rahmetli liderimiz Yazıcıoğlu gibi devlet ve millet meselelerine kafa yoran, sorunlara çözüm getiren, devlet millet kaynaşmasını sağlayan, ciddi, birikimli, liyakat ve yüksek ahlak sahibi siyaset ve devlet adamları bir elin parmağını geçmez. Cumhuriyet tarihi boyunca ölümüyle milyonları ağlatan, hüzne boğan ve ardından dualar, hatimler gönderilen kaç kişi var,

Muhsin Başkan siyasi yaşamı boyunca ülkenin birlik ve beraberliğini savunmuş, kamplaşmaya cepheleşmeye karşı çıkmış, toplumu kutuplaştırmaya yönelik her türlü yol ve yöntemleri ülke için tehlikeli görmüş, topluma kin ve nefret tohumları ekmeye yönelik anlayışlara millet adına demokrasi adına karşı çıkmıştır.

Şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu, 40 yıllık siyasi yaşamı boyunca ilkeli, seviyeli ve tutarlı bir siyaset izlemiştir. O’nun için önemli olan iktidar vizesi değil, yüce Rabbimizin rızasıydı. Siyasi yaşamında “Temiz toplum, temiz siyaset” anlayışını savundu. Daha soğuk savaş döneminde sivil toplum, sivil siyaset vurgusu yapan ilk siyaset adamı idi. Siyasette hiçbir yanlış yapmadı; politikanın hiçbir kiri bulaşmadı üzerine. O, makam ve mevkileri elinin tersiyle itmiş sonsuzluğun sahibini düşünen bir liderdi.

Şehit liderimiz, siyasette erdemi ve dürüstlüğü hep ön planda tuttu. “Çokluk içinde birlik” prensibine inanıyordu. Çoğulcu ve sivil bir anlayışı savunuyordu. Totaliter ve otoriter zihniyetlere temelden karşıydı. Siyasette hep açık ve şeffaf olmayı önerirdi. Kapalı kapılar ardında yapılan her türlü anlaşma ve pazarlıklara şiddetle karşıydı. Siyaset yapanların ancak, milli iradeden güç almalarını ve milli iradenin gereği neyse onu yapmalarını ülke ve millet için hayırlı olacağını söylerdi.

İç ve dış karanlık odaklardan emir ve talimat alanların millete değil bağlı oldukları küresel merkezlere çalışacağını söylüyordu. Siyaseti makam, mevki, ikbal için değil milletine ve ülkesine hizmet için yapıyordu. Tüm siyasi yaşamı boyunca hep milletinin değer ve inançlarını savundu. O, siyasette dürüstlüğün, faziletin, erdemin timsaliydi.

Hiçbir çıkar ve menfaat duygusu olmadan millet aşkı ile yola çıkan şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu bugün Türk demokrasi ve siyasi hayatında bir çoban yıldızı gibi parlamaktadır. Milletine asla yalan söylemedi, yanlış yapmadı, popülizme sapmadı, sağa sola yalpalamadı, politikanın fırıldaklarından olmadı, ikiyüzlü davranmadı. İhtirasları yoktu… Nefsine esir düşmedi, kimseye iftira atmadı, kin tutmadı, tribünlere oynamadı, kaos peşinde koşmadı. İç ve dış karanlık odaklara teslim olmadı; egemen güçlere, çıkar çevrelerine boyun eğmedi.

Hep dik durdu, düz yaşadı, hayat çizgisinde kırıklık yok çizgisini bozmadı, istikametini değiştirmedi. İnandığı değerlere hep bağlı kaldı kendisi için bir gün yaşamadı ömrünü hayatını verdiği yüce davasına adadı.

O, makam ve mevkileri değil, sonsuzluğu düşünen bir liderdi. Siyasi yaşamı boyunca, her türlü emperyalizm ile liberal kapitalist sistemle mücadele etti. Egemen güçlere, çıkar çevrelerine asla boyun eğmedi. İç ve dış karanlık mihraklarla daima mücadele etti.

Şehit Muhsin Yazıcıoğlu deyince ise helal bir yaşam, ilkeli, seviyeli siyaset, dik duruş, dava adamlığı, davaya adanmışlık, vefa, kadirşinaslık geliyor.

Şehit liderimiz Muhsin Başkan kimseden emir ve talimat almadı, dışa bağımlı olmadı, güç odaklarının önünde eğilmedi, küresel diktatörlerin, karanlık merkezlerin emrine girmedi, onlarla kirli ve karanlık ilişkiler kurmadı

Her dönemde ülkenin birlik ve beraberliğinden yana olan, kamplaşmaya, cepheleşmeye, kutuplaşmaya karşı çıkan Liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu, 19., 20. ve 23. dönem milletvekili olarak yaklaşık 10 yıl süreyle mecliste temsil ettiği milletinin değer ve inançlarını savundu.

Tekrar ifade ediyorum, kimse Muhsin Yazıcıoğlu davasını kapatamaz  bu davayı örtbas edemez, karartamaz,. İhmalleri, kusurları ve suçları olanlar elbette adalet önünde hesap vereceklerdir. Nereye giderlerse gitsinler, nereye kaçarlarsa kaçsınlar, nereye saklanırlarsa saklansınlar, onları bulacağız ve mutlaka yargı önüne çıkartacağız. Adaletten kaçamazlar, hesap verecekler.



FOTO GALERİ


GENEL MERKEZ
HABER BÜLTENİ