Büyük Birlik Partisi

GENEL MERKEZ GÜNDEMİ

2017-04-25 11:31:47

YİK BAŞKANI HAKKI ÖZNUR, 'MUHSİN BAŞKAN MİLLETİN SESİ VE VİCDANIYDI '

Ülkücü fikir ve siyaset adamı BBP YİK Başkanı Hakkı Öznur Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Şehit liderimiz Muhsin Başkan’ın 40 yıllık siyasi yaşamını anlatan bir konferans verdi. Konferansı Yıldızlı Alperenler’in kurduğu Münazara Kulübü düzenledi.
YİK BAŞKANI HAKKI ÖZNUR, 'MUHSİN BAŞKAN MİLLETİN SESİ VE VİCDANIYDI ' 
Ülkücü fikir ve siyaset adamı BBP YİK Başkanı Hakkı Öznur Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Şehit liderimiz Muhsin Başkan’ın 40 yıllık siyasi yaşamını anlatan bir konferans verdi. Konferansı Yıldızlı Alperenler’in kurduğu Münazara Kulübü düzenledi.

 

Konferans İstiklal Marşı ve saygı duruşu ile başladı. Ardından Kur’an – ı Kerim tilaveti yapıldı. Şehitlerimiz için dua edildi. Şehit liderimiz ile ilgili duygu yüklü sinevizyon gösterildi. Konferansın açılış konuşmasını münazara kulübü başkanı Ömer Faruk Aktay yaptı. Ardından İstanbul Alperen Ocakları Başkanı Kürşat Mican kürsüye geldi. Günün anlam ve önemine değinen kısa bir konuşma yaptı.

 Daha sonra kürsüye konferansını vermek üzere Hakkı Öznur geldi. BBP YİK başkanı Hakkı Öznur, şehit liderimiz Muhsin Başkan’ın 40 yıllık siyasi yaşamını anlattı, bazı hatıralarını paylaştı. Etkili hitabeti, duygusal konuşması ve anlattığı bazı hatıralarla salonda birçok kişiyi ağlattı, hüzünlendirdi. Salonda duygusal bir hava yaşattı.

Hakkı Öznur, rahmetli liderimizin Genç Ülkücüler Teşkilatı’na girişini, üniversite yıllarını, hayallerini, gençlik liderliğini (ÜOD ve ÜGD Başkanı ve MHP eğitimcisi olduğu dönem) 12 Eylül sürecini,  yargılandığı davaları, yattığı cezaevlerini, MHP ve Ülkücü kuruluşlar davasını, Mamak’taki savunmasını, cezaevinden tahliye olduktan sonra üstlendiği SOGEV başkanlığını, siyasete girişini, darbelere ve siyasete bakışını, 28 Şubat süreci vb. birçok konuları anlattı. 

Hakkı Başkan, konferansında şehit liderimizin yazılar yazdığı, çıkarttığı bazı Ülkücü yayın organlarını, yine Mamak Mahkemesi’nde yapmış olduğu savunma ve savunmalarının yayınlandığı bazı gazeteleri, yine 28 Şubat sürecinde antidemokratik baskılara, dayatmalara karşı ortaya koyduğu yiğit tavrı ve tarihe şerefle geçen tarihi sözlerinden, bazılarını gösteren gazete küpürlerini de, yanında getirerek, dinleyicilere gösterdi. Şanlı ve şerefli tarihimizden bilgiler verdi.

12 Eylül 1980 öncesi Ülkücü Gençlik hareketinin yayın organlarından bazıları (Hasret, Genç Arkadaş, Ülkü Ocağı, Birliğe Çağrı, Nizam – ı Alem) vb. gazete ve dergilerimizle yine 12 Eylül 1980 sonrası yayınlanan (Bizim Ocak, Bizim Dergah, Nizam – ı Alem) vb. dergilerimizi dönemleriyle, muhtevasıyla anlattı. Dinleyiciler ve Alperen gençler hem konuşmadan hem görsel olarak gördükleri yayın organlarımızdan çok mutlu oldular ve etkilendiler. Konferans sonrası Daha sonra Hakkı Öznur Başkan kitaplarını imzaladı. 

Hakkı Öznur konferansta Şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu'nun büyük bir siyaset ve devlet adamı olduğunu, model bir şahsiyet olduğunu söyledi. Öznur, Muhsin Başkan’ın siyasi yaşamı boyunca ilkeli, seviyeli ve tutarlı bir siyaset izlediğini, hesap adamı değil dava adamı olduğunu, 40 yıllık siyasi yaşamı boyunca iç ve dış mihraklarla mücadele ettiğini, demokrasi dışı arayışlara karşı çıktığını, millî iradeyi, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunduğunu anlattı.

Öznur konuşmasında "Şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu NATO merkezli Gladyo’yla, küresel çetelerle, masonlarla, lobilerle, mafyayla, bölücülerle, işbirlikçilerle, derin ve karanlık odaklarla, militarizmle, askerî vesayet peşinde koşanlarla iç ve dış mihraklarla mücadele etti." dedi. 

Vesayetçiliğin her türlüsüne karşı olan lider Yazıcıoğlu’nun demokrasinin ve millî iradenin yanında yer aldığını ifade eden Öznur "Muhsin Başkan 'üstünlerin değil, hukukun üstünlüğünü' savundu." dedi. Ülkücü fikir ve siyaset adamı Hakkı Öznur, 2 saat süren konuşmasında şunları söyledi:

 

MUHAMMMEDİ TAVIR,  HÜSEYNİ DURUŞ

21. Asrın Türkiye’sinde “Alperen” sıfatına en yakışan ve Hoca Ahmet Yesevi’yi günümüzde temsile layık isim, imanıyla, yüreğiyle, karakteriyle, duruşuyla, ahlakıyla ve mücadelesiyle rahmetli liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu’dur. Bu konuda zaten her kesim hem fikir… 

 

‘Cennet mekan Muhsin Başkan’ deyince akla kamil bir müslüman… İslam ahlakı, inanç,  ihlâs, samimiyet, sabır, tevekkül, erdem, davaya adanmış bir ömür, Anadolu, Alperenlik, Ülkücülük, vakar, duruş, delikanlılık, vefa, kadirşinaslık, “Ey sonsuzluğun sahibi” ve daha pek çok güzel şeyler gelir. Muhsin Başkan, Türk’ün yüksek karakterini İslam’ın iman ve ahlakıyla şahsında bütünleştirmiştir.

 

Muhsin Başkan’ın varlığı bize büyük güven verirdi. Bir gülüşü vardı ki ona çok yakışırdı. O güldü mü içimizde güller açardı. Onun tebessümü,  onun içtenliği, samimiyeti bir başkaydı.

 

55 yıllık ömrüne bin yıl sığdırdı. 1000 yıllık terkibin peşinde koştu. Muhsin Başkan’ın durduğu yer, Anadolu’nun bin yıllık tarihinden süzülen değerler dünyasıydı. Yazıcıoğlu’na göre ayaklarını bu topraklara dayamayan hiçbir düşünce, gerçekçi değildi. Ruh kökümüz ve medeniyet tasavvurumuzun her zerresine sinmiş olan İslam, ana gayemiz ve ileri doğru yaşama cehdimizdir.

 

Muhsin Başkan maziyi atiye taşımaya karar kılmış bir mefkure adamı; siyasete ahlakı ve erdemi üfleyen bir ahlak adamı; en zor şartta dahi hakikati haykıran hakperest bir kahraman; milletin değerlerini her şeyin üstünde tutan milliyetçi; Türk’ün tarih boyunca oluşturduğu düzeni geleceğin dünyasında görmek isteyen bir ülkücü; ve bütün bunları kuşatan İslam’a, gönlüyle ve eylemleriyle bağlı Hüseyni duruşlu Muhammedi tavırlı bir Müslümandı… Yani bütüncül bir medeniyet perspektifine sahip bir dava adamı… 

 

Nefsini yenmiş bir liderdi.  

 

MUHSİN BAŞKAN BÜYÜK BİR SİYASET VE DEVLET ADAMIDIR

Şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu, gerçek bir siyaset ve devlet adamıydı. Osmanlı döneminde devlet adamlığı eksikliği ile ilgili “kâht – ı rical” kavramı kullanılırdı. Bu kavram ilk kez Kanuni’den sonra tarihçiler tarafından kullanılmaya başlandı. En fazla son 3 asırda kullanılmıştır. Bu günde devlet adamlığı eksikliği yokluğu yaşanıyor. Rahmetli liderimiz Yazıcıoğlu gibi devlet ve millet meselelerine kafa yoran, sorunlara çözüm getiren, devlet millet kaynaşmasını sağlayan, ciddi, birikimli, liyakat ve yüksek ahlak sahibi siyaset ve devlet adamları bir elin parmağını geçmez. Cumhuriyet tarihi boyunca ölümüyle milyonları ağlatan, hüzne boğan ve ardından dualar, hatimler gönderilen kaç kişi var?

 

Yetkili ve etkili makamlardan hiç birini işgal etmeden Milletin iltifatına mazhar olmak her faniye nasip olmaz. Ama milletimizin çok sevdiği “Muhsin Bey” dediği yiğit liderimiz buna nail oldu. Anadolu’nun bağrından çıkan bu yiğit liderin  kahramanca idealist mücadelesi her zaman büyük saygı uyandırdı. Sayısız insan ona sevgi ve hürmet besledi. O’nun dik duruşuna davasına olan bağlılığına hep hayran oldu. 

 

Muhsin Başkan’ın cenaze töreni; kalabalığı, kuşatıcılığı, mesajları ve toplumun her kesimini kucaklaması ve her kesime mesaj vermesi açısından bir ilktir. Devlet ve milleti buluşturan böyle bir cenaze töreni ülkemizde bu güne kadar hiçbir siyaset ve devlet adamına nasip olmadı. Devleti kuran ilk meclisten bu yana ilk kez millet meclisinde tekbirler duyuldu. Cenaze töreni bu ülkede siyaset yapan, devleti yöneten ve devlette çeşitli konumlarda olan herkesin kendi muhasebesini yapacağı cenaze töreniydi. Siyasetçilerin bundan çıkartması gereken çok dersler var.

 

Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından sabah saatlerinden itibaren Kocatepe Camii’ne gelmeye başlayan insan ve gönül selinin bir ucu Tacettin Dergahı’na vardığında öteki ucu henüz Kocatepe Camii’ne çıkmaya fırsat bulamamıştı. Ankara sokakları yiğit Alperen’i sonsuzluğun sahibine ulaşmak için çıktığı son yolculuğunda yalnız bırakmak istemeyen yüz binlerle dolmuş, taşmıştı.  Cenazeyi yolcu etmeye gelen muazzam kalabalık hiçbir taşkınlığa sebep olmaksızın Kur’an okuyup tekbirler getirerek, gözyaşı dökerek, dualar ederek Muhsin Yazıcıoğlu’na yakışır bir vakar, sükunet içindeydiler.

 

Cenazede taşkınlık yok, yüzlerde hüzün, gözlerde yaş var… Son Karaman konuşmasında dediği gibi, “Sandığın sultanı olamadım ama gönüllerin sultanı oldum.” Kocatepe Camii’nden Tacettin Dergahı’na uzanan yolları, sokakları, caddeleri dolduran sevenleri bu sözün doğruluğunu tasdik ediyordu. Bu ülkede ve dışarıda milyonlarca insan onun için gözyaşı döktü ve hüsn – ü şehadet etti.  

 

Şehit Liderimiz Yazıcıoğlu devletin kilit noktalarında görev yapmadı… Ne Cumhurbaşkanı oldu, ne başbakanlık yaptı ne bakanlık… Ne iktidara geldi ne de hükümete ortak oldu. Hep milletin ve devletin bekasını savundu. Hep “Türk Devleti ve milleti yaşasın” dedi ama buna rağmen hep darbeler yedi, zulümler gördü. En son, Keş Dağları’nda yalınız bıraktılar, yok saydılar. 

 

Hayatı boyunca hep “büyük birlik” dedi, milletin birliğini gerçekleştirmeyi gaye edindi. Şehadetiyle bu büyük birliği gerçekleştirdi. İdealistlerin, kahramanların hayatları böyledir. Mamak zindanlarında yazdığı ‘üşüyorum’ şiiri ile milyonları hüzne boğdu. Türk milletini, Türk dünyasını yasa boğan bu büyük dava adamına, kahramana ebedi yolculuğuna çıkarken onu milyonların tekbirlerle, salâvatlarla, dualarla yolcu etmesinin en büyük sırrı milletinin sesi kimsesizlerin kimsesi olmasıydı.

 

MUHSİN BAŞKAN SONSUZLUĞU DÜŞÜNEN BİR LİDERDİ

Türk siyaset tarihi yazılırken açılması gereken en önemli başlıklardan biri de şüphesiz “Muhsin Yazıcıoğlu ve Türk Siyaseti”dir. O, siyaset mecrasında doğal karşılanacak birçok teklifi “millet” adına elinin tersiyle itmiş ender siyasetçilerden biri olmuştur. Yine Türk demokrasi tarihinin bahsetmesi gereken en önemli siyasetçilerden biridir O. Cennet mekan şehit Muhsin Yazıcıoğlu’nun (1954 – 2009) hayatını belki de en güzel özetleyen söz: “Haksız bir dava uğruna sultanlık yapacağıma, gerekirse haklı davada tek başıma yürürüm!” sözüdür.

Bu söz, bizim irfanımızın derinlerine nüfuz etmiş, hak ve hakikat kavramlarının, siyasal zeminde tecessüm etmiş haliydi. “Sonsuzluk”la geçici dünya arasındaki gerilimde, kendi medeniyet köklerinden tevarüs eden irfanın gücüyle, bütün dünyaya meydan okuyan bir idrakin, “Sonsuzluğun Sahibi”ne ulaşmak için yürüdüğü istikametin şifreleriydi bu sözler aynı zamanda. 

O’nun hayatı hep bu istikamet üzerine oldu. Her bir eylemi, her bir sözü, her bir yazısı, bu medeniyet kodlarının içinden süzülüp gelmiş irfanın, ülkünün mücessem haliydi. Her eylemi, inanan ve inandığını hayata geçiren bir iman sahibinin eylemiydi. En netametli, çatışmalı yıllardan, işkence dolu Mamak yıllarına, oradan, siyasi parti genel başkanlığı sürecine ve nihayet ömrünün sonuna kadar fikir ve eylem birliğini sağlamış, mefkure ve eylem adamının davranışlarıydı bunlar. Fikri ve siyasi mücadelesi, hep bu inanmışlık ve adanmışlıkla kendini gösterdi. Bu yönüyle o hep “lider”, hep “Muhsin Başkan” oldu.

Fikri, felsefi ve entelektüel derinliği olan Yazıcıoğlu, klasik bir politikacı değildi.  O’nda İslam ahlakı vardı. Ahlaklı, faziletli, dürüst, haysiyetli bir liderdi. Asla çıkarların adamı olmadı, daima fikirlerin adamı oldu. O, siyasi parti başkanının ötesinde tarihsel bir kişilikti. Politikanın kayıkçı kavgasını andıran bir üslupla yürütüldüğü bir zeminde, inancın ve fikrin doğrularını söyleyerek, Türk siyasetinin hesap yapmayan tek lideriydi. Her zaman bu ülkenin birlik harcını savunmuş, günlük politikanın kavrayamayacağı bir üslupla, medeniyet kodlarının oluşturduğu bir üst dili kullanarak, bir misyon adamı olduğunu ortaya koymuştur.

O’nun için önemli, olan iktidar vizesi değil, yüce rabbimizin rızasıydı. Kur’an ve sünnet çizgisinde bir hayat sürdü. Hesap adamı değil, gerçek bir dava ve gönül adamıydı. O, istikamet ve vakar sahibiydi. Hiç yanlış yapmadı, politikanın hiçbir kiri,  bulaşmadı üzerine…  O, makam ve mevkileri değil, sonsuzluğu düşünen bir liderdi. Siyasi yaşamı boyunca, her türlü emperyalizm ile liberal kapitalist sistemle mücadele etti. Egemen güçlere, çıkar çevrelerine asla boyun eğmedi, iç ve dış karanlık mihraklarla daima mücadele etti.

Şehit liderimiz siyasette her zaman ilkeli ve tutarlı olmayı savundu. Siyasette erdemi ve dürüstlüğü ön planda tuttu. Çokluk içinde birlik prensibine inanıyordu. Çoğulcu ve sivil bir anlayışı savunuyordu. Totaliter ve otoriter zihniyetlere temelden karşıydı. Siyasette hep açık ve şeffaf olmayı önerdi. Kapalı kapılar ardında yapılan her türlü anlaşma ve pazarlıklara şiddetle karşıydı. Siyaset yapanların ancak milli iradeden güç almalarını ve milli iradenin gereği neyse onu yapmalarını ülke ve millet için hayırlı olacağını söylerdi. İç ve dış karanlık odaklardan emir ve talimat alanların millete değil bağlı olduklara küresel merkezlere çalışacağını söylüyordu. Siyaseti makam mevki ikbal için değil milletine ve ülkesine hizmet için yapıyordu. Tüm siyasi yaşamı boyunca hep milletinin değer ve inançlarını savundu O siyasette dürüstlüğün faziletin erdemin timsaliydi.

 

MUHSİN BAŞKAN, HESAP ADAMI DEĞİL, DAVA ADAMIYDI

Hiçbir çıkar ve menfaat duygusu olmadan millet aşkı ile yola çıkan şehit liderimiz Yazıcıoğlu, bugün Türk demokrasi ve siyasi hayatında bir çoban yıldızı gibi parlamaktadır. Bu zoru başarmanın yolu ihlâstan samimiyetten dava adamı olmaktan geçer.

Siyasette hep ilkeli ve tutarlı oldu, milletine yalan söylemedi, yanlış yapmadı, popülizme sapmadı, sağa sola yalpalamadı, politikanın fırıldaklarından olmadı, ikiyüzlü davranmadı. İhtirasları yoktu… Nefsine esir düşmedi, kimseye iftira atmadı, kin tutmadı, tribünlere oynamadı, kaos peşinde koşmadı. İç ve dış karanlık odaklara teslim olmadı egemen güçlere çıkar çevrelerine boyun eğmedi. Hep dik durdu, düz yaşadı. Hayat çizgisinde kırıklık yok. Çizgisini bozmadı, istikametini değiştirmedi. İnandığı değerlere hep bağlı kaldı kendisi için bir gün yaşamadı. Ömrünü hayatını verdiği yüce davasına adadı. Ezilenlerin yoksulların yanında saf tuttu. Adam gibi adamdı. Milletine ülkesine hizmet yolunda şehit düştü. Uğruna şehit düştüğü milleti onu geç anladı. Anladığında o çoktan şahadet mertebesine ulaşmıştı.

Her dönemde ülkenin birlik ve beraberliğinden yana olan, kamplaşmaya, cepheleşmeye, kutuplaşmaya karşı çıkan Yazıcıoğlu, 19, 20 ve 23. dönem milletvekili olarak yaklaşık 10 yıl süreyle mecliste temsil ettiği milletinin, değer ve inançlarını savundu. Meclise milletvekili olarak girdiği 20 Ekim 1991 genel seçimlerinde, Yazıcıoğlu için “O inançlarımızı meclise taşıyacak” deniliyordu. Ve 10 yıllık milletvekilliği sürecinde milli iradeyi hakkıyla temsil etti. Milletin inanç ve değerlerini her şartta savundu. Demokrasi ve milli irade düşmanlarının baskılarına, dayatmalarına boyun eğmedi, ilkeli, seviyeli, tutarlı bir siyaset adamı olarak milletin gönlünde yer aldı.

 

DEMOKRASİ DIŞI ARAYIŞLARA KARŞI ÇIKMIŞ, “ORDU SİYASETE MÜDAHALE ETMEMELİ” DEMİŞTİR.

 

Şehit Liderimiz asker – siyaset ilişkilerinin normal demokratik rejimde nasıl olması gerekirse öyle olmasını isterdi. “Asker kışlasında” olmalı “siyasete müdahale” etmemeli ve “siyasete bulaşmamalı” derdi. Ordu siyasete müdahale ederse bunun demokrasiye zarar verdiğini her yerde açıkça söylemiştir. Yazıcıoğlu, 12 Eylül sürecini takip eden “1993 Örtülü Darbe”sinde, bu sürecin devamı olan “28 Şubat” ve sonrasında yine demokrasiye ve milli iradeye sahip çıkarak, Türk demokrasi ve siyasi tarihine “yiğit bir lider”, gerçek bir “siyaset ve devlet adamı” olarak geçmişti. 

Statükocularla, ordu içindeki mezhepçi sol cuntaların otoriter BAAS’cı zihniyete sahip bir askeri darbe yapıp yönetime el koymaya çalıştıkları, karanlık 28 Şubat sürecinde, “namlusunu millete çevirmiş tank’a selam durmam” diyerek milli irade ve demokrasi düşmanlarına dikilmiş, demokratik sisteme sahip çıkmıştı.

Patronlar Kulübü “TÜSİAD!”ın da içinde yer aldığı “Beşli Çete” denilen, Genelkurmay Karargahı ile irtibatlı “sivil ihtilal kuvvetlerinin” ve ordu içindeki mezhepçi cuntaların, antidemokratik baskıları nedeniyle ancak 11 ay sürebilen Refah – Yol hükümetinin ve her kesimin darbeyi konuştuğu, “asker yönetime el koyacak” dediği 1997 Haziran’ında “Türkiye İran olmayacak, Cezayir olmayacak, ama Suriye olmasına da biz asla izin vermeyeceğiz” diyerek, Türkiye’de kurulan etnikçi – mezhepçi tezgahı ifşa ederken, Türkiye’nin bin yıllık terkibinin kodlarını da ortaya koyuyordu.

Yazıcıoğlu, tarihi öneme sahip ve Türk demokrasi tarihine de ondan yana bir onur nişanesi olarak geçen o muhteşem sözü ile Türkiye’yi faşist bir askeri darbeden kurtarmış, ulusalcı – militarizmin oyununu bozmuş, darbe senaryolarını boşa çıkarmış, MDD’ci (Milli Demokratik Devrim) ve mezhepçi karanlık yapıların maskelerini düşürmüştü.

28 Şubat sürecinde Muhsin Yazıcıoğlu, bütün bunları kapsayan bir terkiple meydan okumuştu. Hatta bu meydan okumayı biraz daha ileri götürerek, 4 Şubat 1997’de demokrasiye karşı Sincan’da tank yürütenlere, “namlusunu milletine çevirmiş tanklara selam durmam” demiştir. Muhsin Başkan tam bir demokrattı. Askeri tahrik eden orduyu göreve çağıran tanklara selam duran ikiyüzlü siyasetçilerden nefret ederdi.

Milli irade ve demokrasi düşmanı, ulusalcı militarizme, oligarşik güçlere, “Askerin yeri kışladır. Ordu sivil siyasete müdahale etmemelidir, ‘ordu göreve diyen’ darbeci zihniyet, demokrasi ve millet düşmanıdır.” diye haykırmış, cesareti ve dik duruşuyla milletin gönlünde taht kurmuştu. 

Faşist 28 Şubat kararlarından günler önce BBP Lideri Yazıcıoğlu; “28 Şubat’ta kıyamet kopacak” diyen, 28 Şubat 1997’de yapılan MGK toplantısında antidemokratik kararları aldıran, milli iradeye baskı uygulayan, demokrasi dışı arayışlarda bulunan generallerin mutlaka emekli edilmesini istemiş, bu isteğini dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan ve Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’e iletmişti. Fakat Başbakan Erbakan, “Cumhurbaşkanı Demirel bunu kabul etmez” diyerek, generalleri emekliliğe sevk edememişti.

1993 “örtülü darbe” sürecinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde kurulan, 28 Şubat sürecinde fiilen kendini gösteren, demokrasi düşmanı ve hukuk dışı bir yapılanma olan “Batı Çalışma Grubu”na millet adına, demokrasi adına karşı çıkan tavır koyan ve demokrasilerde darbe çalışma gruplarına, BÇG’lere yer yok diyen tek liderdi. Başlatılan 12 Eylül ve 28 Şubat soruşturmaları Muhsin Yazıcıoğlu’nun darbeler konusundaki öngörülerinde ne kadar haklı olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Muhsin Başkan, demokrasiye ve millet iradesine sahip çıkan bilge tavrını, Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın kaleme aldığı, açıkça demokrasiye bir müdahale olan, 27 Nisan 2007’deki e – muhtıraya, hükümetten önce karşı çıkarak sürdürmüş ve antidemokratik e – muhtıraya ilk karşı çıkan siyasi lider olmuştur. Rahmetli liderimiz “demokrasi ve hukuk dışı hiçbir tasarruf ve dayatmaya destek vermeyeceğiz.” demiştir.

28 Şubat sürecinde ifade ettiği “Türkiye’nin Suriye yapılmasına izin vermeyeceğiz” sözlerini e – muhtıra verildikten sonra da şu sözlerle tekrarlayacaktı: “Türkiye’nin birliğini savunduk, vatanın bölünmezliğini savunduk, Türkiye İran olmaz, Cezayir de olmaz ama Suriye yapılmasına da biz müsaade etmeyeceğiz. Şimdi yine birileri Türkiye’de senaryolar yazdı, muhtıralar verildi. BBP yine herkesten farklı omurgalı durdu. Hem darbecilere karşı çıktı hem de milli iradenin yanında yer aldı.”

O, dönemde oynanan oyunlara, kendilerini millet iradesinin üstünde gören atanmışların tavırlarına karşı herkesin şok yaşadığı bir demde, en sert eleştiriyle karşılık veren Yazıcıoğlu, bu toprakların milli şuur ve tarih bilincini bir kere daha ortaya koymuştur. Yakın politik tarihimizde yer alan olaylara göstermiş olduğu tavırlar O’nun bir bilge lider oluşunu ve ülkücü duruşunu göstermektedir.

 

MUHSİN BAŞKAN VESAYETÇİLİĞİN HER TÜRLÜSÜNE KARŞIYDI.

12 Eylül faşizminde, 28 Şubat sürecinde ve e – muhtıra süreçlerinde hep demokrasinin ve milli iradenin yanında yer aldı. Şimdi 28 Şubat konuşulduğunda “demokrasi havarisi” kesilen, özellikle bazı siyasetçiler o süreçte yurtdışına çıkma hazırlıkları yaparken, kimileri de bazı medya patronlarına ve askerlere yalakalık yapıyordu.

Muhsin Başkan ve kadrosu, ordu içindeki Baas’çı zihniyete sahip cuntacılara meydan okumuş, bürokratik oligarşiye karşı dik durmuş ve Türkiye’yi o dönemde faşist bir darbeden kurtarmıştır. 

Muhsin Başkan, Çevik Bir ve onun temsil ettiği şürekâya, darbe severlere, Türk demokrasi tarihine şerefle geçen, “namlusunu milletine çevirmiş tankı asla selamlamam” ve “Türkiye’yi Suriye yaptırmayacağız” açıklamalarını yapmıştır. Bin yıllar geçse de bu sözler asla unutulmayacaktır.

Her konuşmasında  “Darbeci geleneğin artık kökleri kazınmalı ve silinmelidir. Kim darbeciliğe destek veriyorsa demokrasi ve ülke düşmanıdır.” demiştir. Yazıcıoğlu özellikle darbecilerin peşinde koşan postal yalayıcılığı yapan orada burada “paşam, paşam” diye dolaşan darbecilere çanak tutan, yağcılığını yapan, kirli, kirlenmiş politikacılardan nefret ederdi. Ordu içindeki, cuntalara karşı çıkmış ve mücadele etmiştir. Ülkemizde yapılan bütün askeri darbe ve muhtıraların demokrasiye büyük zarar verdiğini ülkemizi geriye götürdüğünü savunmuştur. Orduyu göreve çağıran  askeri militarizme selam gönderen sivillerinde darbeci zihniyete sahip askerlerden farklı olmadığına inanıyordu.

“Ordu – Siyaset ilişkileri ne kadar sağlıklı ve düzgün olursa demokrasinin kökleşmesi o kadar sıhhatli ve güçlü olur” diye düşünüyordu. Militarist bir rejim peşinde koşan statükocu çevrelere “Ordu siyaset dışı kalmalıdır” sözünü sürekli olarak tekrarlar ve tarihi uyarılarda bulunurdu. Askeri vesayete ve ulusalcı militarizme karşı çıkıyor, bürokratik oligarşiyle mücadele ediyor, milli iradeyi ve katılımcı demokrasiyi savunuyordu. Ona göre, asıl olan vesayetçiliği mahkum etmekti. Vesayetçilik son bulmadıkça, Türk demokrasisinin gelişemeyeceğini düşünüyordu.

Muhsin Başkan, 1960’dan bu yana yapılan darbe, darbe girişimleri ve muhtıraların, TBMM’de bir komisyon oluşturularak araştırılmasını istiyordu. Meclis darbelere el koymalı ve darbe dönemleri kapanmalı, kimse bir daha demokrasi dışı arayışlara yönelmemeli, darbeciler, cuntacılar halka hesap vermeli, yargılanmalı diyordu.

Muhsin Başkan üstünlerin hukukunu değil, hukukun üstünlüğünü savundu. Muhsin Başkan, yargının siyasallaşmasına hep karşı çıktı. İktidarlarında, yargıya müdahalesini yanlış buldu.

Muhsin Başkan, küresel, emperyalist projelerden olan BOP, BİP, BAP’a ve BOP içerisinde yer alan bir CIA projesi olan PKK açılımına hep karşı çıkmıştır.



FOTO GALERİ


GENEL MERKEZ
HABER BÜLTENİ