Büyük Birlik Partisi

GENEL MERKEZ GÜNDEMİ

2017-04-25 14:32:57

BBP YİK BAŞKANI HAKKI ÖZNUR: KAHT – I RİCAL YAŞANIYOR – TÜRKİYE MUHSİN BAŞKAN’I ARIYOR

BBP Yüksek İstişare Kurulu Başkanı (YİK) Araştırmacı – yazar, Ülkücü fikir ve siyaset adamı Hakkı Öznur, KTO Karatay Üniversitesi Mürekkep Düşünce Topluluğu’nun düzenlediği “Çağımızın Şahidi ve Şehidi” adlı konferansa konuşmacı olarak katıldı.
BBP YİK BAŞKANI HAKKI ÖZNUR: KAHT – I RİCAL YAŞANIYOR – TÜRKİYE MUHSİN BAŞKAN’I ARIYOR
BBP Yüksek İstişare Kurulu Başkanı (YİK) Araştırmacı – yazar, Ülkücü fikir ve siyaset adamı Hakkı Öznur, KTO Karatay Üniversitesi Mürekkep Düşünce Topluluğu’nun düzenlediği “Çağımızın Şahidi ve Şehidi” adlı konferansa konuşmacı olarak katıldı.

 

Konya Ticaret Odası Konferans Salonu’nda yapılan konferansa katılım çok yüksekti. Rahmetli Liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu’nun oğlu Furkan Yazıcıoğlu’nun da iştirak ettiği konferansa BBP Konya İl Başkanı Osman Seçkin, Konya Alperen Ocakları Başkanı Musa Karaçor, BBP YİK üyesi Prof. Dr. Mehmet Akgül, Karatay Üniversitesi’nin bazı öğretim üyeleri, Konya STK temsilcileri, kalabalık bir bayan topluluğu, çeşitli üniversitelerden yüzlerce genç ile birlikte kalabalık bir misafir topluluğu katıldı. Konferans, İstiklal Marşı ve saygı duruşu ile başladı. Ardından Kuran tilaveti yapıldı, şehitlerimiz için dua edildi.

Konferansın açılış konuşmasını KTO Mürekkep Düşünce Topluluğu’nun başkanı Baybars Eken yaptı. Eken’in kısa ve özlü güzel bir konuşmasının ardından şehit liderimizle ilgili hazırlanan duygu yüklü sinevizyon gösterildi. Salondakiler gözyaşlarını tutamadılar. İki Alperen genç de programda Muhsin Başkan için yaptıkları güzel besteleri, dinleyicilerle paylaştılar.

Daha sonra kürsüye konferansını vermek üzere Hakkı Öznur geldi. BBP YİK başkanı Hakkı Öznur, şehit liderimiz Muhsin Başkan’ın 40 yıllık siyasi yaşamını anlattı, bazı hatıralarını paylaştı. Etkili hitabeti, duygusal konuşması ve anlattığı bazı hatıralarla salonda birçok kişiyi ağlattı, hüzünlendirdi. Salonda duygusal bir hava yaşattı.

Hakkı Öznur, rahmetli liderimizin Genç Ülkücüler Teşkilatı’na girişini, üniversite yıllarını, hayallerini, gençlik liderliğini (ÜOD ve ÜGD Başkanı ve MHP eğitimcisi olduğu dönem) 12 Eylül sürecini,  yargılandığı davaları, yattığı cezaevlerini, MHP ve Ülkücü kuruluşlar davasını, Mamak’taki savunmasını, cezaevinden tahliye olduktan sonra üstlendiği SOGEV başkanlığını, siyasete girişini, darbelere ve siyasete bakışını, 28 Şubat süreci vb. birçok konuları anlattı. 

Hakkı Başkan, konferansında şehit liderimizin yazılar yazdığı, çıkarttığı bazı Ülkücü yayın organlarını, yine Mamak Mahkemesi’nde yapmış olduğu savunma ve savunmalarının yayınlandığı bazı gazeteleri, yine 28 Şubat sürecinde antidemokratik baskılara, dayatmalara karşı ortaya koyduğu yiğit tavrı ve tarihe şerefle geçen tarihi sözlerinden, bazılarını gösteren gazete küpürlerini de, yanında getirerek, dinleyicilere gösterdi. Şanlı ve şerefli tarihimizden bilgiler verdi.

12 Eylül 1980 öncesi Ülkücü Gençlik hareketinin yayın organlarından bazıları (Hasret, Genç Arkadaş, Ülkü Ocağı, Birliğe Çağrı, Nizam – ı Alem) vb. gazete ve dergilerimizle yine 12 Eylül 1980 sonrası yayınlanan (Bizim Ocak, Bizim Dergah, Nizam – ı Alem) vb. dergilerimizi dönemleriyle, muhtevasıyla anlattı. Dinleyiciler ve Alperen gençler hem konuşmadan hem görsel olarak gördükleri yayın organlarımızdan çok mutlu oldular ve etkilendiler. Konferans sonrası topluluk günün mana ve önemine binaen Hakkı Öznur ve Furkan Yazıcıoğlu’na bir plaket takdim ettiler. Daha sonra Hakkı Öznur Başkan kitaplarını imzaladı. 

Öznur ve Furkan Yazıcıoğlu dinleyiciler ve gençlerle hatıra resmi çektirdiler. Hakkı Öznur konferansta Şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu'nun büyük bir siyaset ve devlet adamı olduğunu, model bir şahsiyet olduğunu söyledi. Öznur, Muhsin Başkan’ın siyasi yaşamı boyunca ilkeli, seviyeli ve tutarlı bir siyaset izlediğini, hesap adamı değil dava adamı olduğunu, 40 yıllık siyasi yaşamı boyunca iç ve dış mihraklarla mücadele ettiğini, demokrasi dışı arayışlara karşı çıktığını, millî iradeyi, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunduğunu anlattı.

Öznur konuşmasında "Şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu NATO merkezli Gladyo’yla, küresel çetelerle, masonlarla, lobilerle, mafyayla, bölücülerle, işbirlikçilerle, derin ve karanlık odaklarla, militarizmle, askerî vesayet peşinde koşanlarla iç ve dış mihraklarla mücadele etti." demiştir. 

Vesayetçiliğin her türlüsüne karşı olan lider Yazıcıoğlu’nun demokrasinin ve millî iradenin yanında yer aldığını ifade eden Öznur "Muhsin Başkan 'üstünlerin değil, hukukun üstünlüğünü' savundu." dedi. Ülkücü fikir ve siyaset adamı Hakkı Öznur, 2 saat süren konuşmasında şunları söyledi:

ŞEHİT LİDERİMİZ İLKELİ, SEVİYELİ, TUTARLI SİYASET İZLEMİŞTİR

“Şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu, 40 yıllık siyasi yaşamı boyunca ilkeli, seviyeli ve tutarlı bir siyaset izlemiştir. O’nun için önemli olan iktidar vizesi değil, yüce Rabbimiz’in rızasıydı. Siyasi yaşamında “Temiz toplum, temiz siyaset” anlayışını savundu. Daha soğuk savaş döneminde sivil toplum, sivil siyaset vurgusu yapan ilk siyaset adamı idi. Siyasette hiçbir yanlış yapmadı; politikanın hiçbir kiri bulaşmadı üzerine. O, makam ve mevkileri elinin tersiyle itmiş, sonsuzluğun sahibini düşünen bir liderdi.

Şehit liderimiz, siyasette erdemi ve dürüstlüğü hep ön planda tuttu. “Çokluk içinde birlik” prensibine inanıyordu. Çoğulcu ve sivil bir anlayışı savunuyordu. Totaliter ve otoriter zihniyetlere temelden karşıydı. Siyasette hep açık ve şeffaf olmayı önerirdi. Kapalı kapılar ardında yapılan her türlü anlaşma ve pazarlıklara şiddetle karşıydı. Siyaset yapanların ancak milli iradeden güç almalarını ve milli iradenin gereği neyse onu yapmalarını ülke ve millet için hayırlı olacağını söylerdi.

İç ve dış karanlık odaklardan emir ve talimat alanların millete değil, bağlı oldukları küresel merkezlere çalışacağını söylüyordu. Siyaseti makam, mevki, ikbal için değil milletine ve ülkesine hizmet için yapıyordu. Tüm siyasi yaşamı boyunca hep milletinin değer ve inançlarını savundu. O, siyasette dürüstlüğün, faziletin, erdemin timsaliydi.

Hiçbir çıkar ve menfaat duygusu olmadan millet aşkı ile yola çıkan şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu bugün Türk demokrasi ve siyasi hayatında bir çoban yıldızı gibi parlamaktadır. Milletine asla yalan söylemedi. Yanlış yapmadı, popülizme sapmadı, sağa sola yalpalamadı, politikanın fırıldaklarından olmadı, ikiyüzlü davranmadı. İhtirasları yoktu… Nefsine esir düşmedi, kimseye iftira atmadı, kin tutmadı, tribünlere oynamadı, kaos peşinde koşmadı. İç ve dış karanlık odaklara teslim olmadı; egemen güçlere, çıkar çevrelerine boyun eğmedi.

Hep dik durdu, düz yaşadı, hayat çizgisinde kırıklık yok çizgisini bozmadı, istikametini değiştirmedi. İnandığı değerlere hep bağlı kaldı kendisi için bir gün yaşamadı ömrünü hayatını verdiği yüce davasına adadı.

O, makam ve mevkileri değil, sonsuzluğu düşünen bir liderdi. Siyasi yaşamı boyunca, her türlü emperyalizm ile liberal kapitalist sistemle mücadele etti. Egemen güçlere, çıkar çevrelerine asla boyun eğmedi. İç ve dış karanlık mihraklarla daima mücadele etti.

Muhsin Başkan’ın siyaset üslubu da seviye, nezaket, naiflik, hoşgörü, diyalog, kuşatıcılık varken; bugün ülkeyi yönetenlerin üslubunda ise tam tersi var. Muhsin Başkan asla ötekileştirici, kutuplaştırıcı, cepheleştirici değildi. Kendisi için bir gün yaşamadı. Ömrünü, hayatını verdiği yüce davasına adadı. Ezilenlerin, yoksulların yanında saf tuttu. Adam gibi adamdı.

REFERANSI KURAN VE SÜNNETTİ

Rahmetli liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu’nun bireysel serveti para, tura, kasa işleri yoktu. O’nun dünyalık hiçbir mameleke sahip olmadığını bütün milletimiz biliyor. Muhsin Başkan “bir lokma, bir hırka” felsefesine uygun bir hayat sürmüştür. O’nun referansı Kur’an ve sünnetti. Şehit Muhsin Yazıcıoğlu deyince ise helal bir yaşam, ilkeli, seviyeli siyaset, dik duruş, dava adamlığı, davaya adanmışlık, vefa, kadirşinaslık geliyor.

Şehit liderimiz Muhsin Başkan kimseden emir ve talimat almadı. Dışa bağımlı olmadı, güç odaklarının önünde eğilmedi. Küresel diktatörlerin, karanlık merkezlerin emrine girmedi. Onlarla kirli ve karanlık ilişkiler kurmadı.

Her dönemde ülkenin birlik ve beraberliğinden yana olan, kamplaşmaya, cepheleşmeye, kutuplaşmaya karşı çıkan Liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu, 19., 20. ve 23. dönem milletvekili olarak yaklaşık 10 yıl süreyle mecliste temsil ettiği milletinin değer ve inançlarını savundu. Şehit Liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu deyince dava adamlığı, davaya adanmışlık, fazilet, fedakarlık, vefa, kadirşinaslık, hasbilik, beklentisizlik akla gelir.

Nefsini yenmiş bir liderdi. Şehit liderimiz, Muhsin Yazıcıoğlu, gerçek bir siyaset ve devlet adamıydı. Osmanlı döneminde devlet adamlığı eksikliği ile ilgili “kâht-ı rical’’ kavramı kullanılırdı. Bu kavram ilk kez Kanuni’den sonra tarihçiler tarafından kullanılmaya başlandı. En fazla son 3 asırda kullanılmıştır. Bu günde devlet adamlığı eksikliği yokluğu yaşanıyor. Rahmetli liderimiz Yazıcıoğlu gibi devlet ve millet meselelerine kafa yoran, sorunlara çözüm getiren, devlet millet kaynaşmasını sağlayan, ciddi, birikimli, liyakat ve yüksek ahlak sahibi siyaset ve devlet adamları bir elin parmağını geçmez. Cumhuriyet tarihi boyunca ölümüyle milyonları ağlatan, hüzne boğan ve ardından dualar, hatimler gönderilen kaç kişi var?

 

DEVLETİ VE MİLLETİ BULUŞTURAN CENAZE TÖRENİNDEN SİYASİLER DERS ÇIKARMALI

Yetkili ve etkili makamlardan hiç birini işgal etmeden milletin iltifatına mazhar olmak her faniye nasip olmaz. Ama milletimizin çok sevdiği “Muhsin Bey” dediği yiğit liderimiz buna nail oldu. Anadolu’nun bağrından çıkan bu yiğit liderin  kahramanca idealist mücadelesi her zaman büyük saygı uyandırdı sayısız insan ona sevgi ve hürmet besledi. O’nun dik duruşuna davasına olan bağlılığına hep hayran oldu. 

Muhsin Başkan’ın cenaze töreni; kalabalığı, kuşatıcılığı, mesajları ve toplumun her kesimini kucaklaması ve her kesime mesaj vermesi açısından bir ilktir. Devlet ve milleti buluşturan böyle bir cenaze töreni ülkemizde bu güne kadar hiçbir siyaset ve devlet adamına nasip olmadı. Devleti kuran ilk meclisten bu yana ilk kez millet meclisinde tekbirler duyuldu. Cenaze töreni bu ülkede siyaset yapan, devleti yöneten ve devlette çeşitli konumlarda olan herkesin kendi muhasebesini yapacağı cenaze töreniydi. Siyasetçilerin bundan çıkartması gereken çok dersler var.

Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından sabah saatlerinden itibaren Kocatepe Camii’ne gelmeye başlayan insan ve gönül selinin bir ucu Tacettin Dergahı’na vardığında öteki ucu henüz Kocatepe Camii’ne çıkmaya fırsat bulamamıştı. Ankara sokakları yiğit Alpereni sonsuzluğun sahibine ulaşmak için çıktığı son yolculuğunda yalnız bırakmak istemeyen yüz binlerle dolmuş taşmıştı.  Cenazeyi yolcu etmeye gelen muazzam kalabalık hiçbir taşkınlığa sebep olmaksızın Kur’an okuyup tekbirler getirerek, gözyaşı dökerek, dualar ederek Muhsin Yazıcıoğlu’na yakışır bir vakar sükunet içindeydiler.

Şehit Liderimiz Yazıcıoğlu devletin kilit noktalarında görev yapmadı… Ne Cumhurbaşkanı oldu, ne başbakanlık yaptı ne bakanlık… Ne iktidara geldi ne de hükümete ortak oldu. Hep milletin ve devletin bekasını savundu. Hep “Türk Devleti ve milleti yaşasın” dedi ama buna rağmen hep darbeler yedi, zulümler gördü. En son, Keş Dağları’nda yalınız bıraktılar, yok saydılar. 

Hayatı boyunca hep “büyük birlik” dedi, milletin birliğini gerçekleştirmeyi gaye edindi. Şahadetiyle bu büyük birliği gerçekleştirdi. İdealistlerin, kahramanların hayatları böyledir. Mamak zindanlarında yazdığı ‘Üşüyorum’ şiiri ile milyonları hüzne boğdu. 

DEMOKRASİ, BARIŞ VE KARDEŞLİK ÇAĞRILARI YAPTI

12 Eylül 1980 öncesi ölümün kol gezdiği, namluların kan kustuğu çatışmalı yıllarda Türk gençliğini hep şiddetten çatışmalardan uzak tutmaya çalıştı. Konuşmalarında ve yazılarında “eller silah değil, kalem tutmalı” diyerek, gençliğe tarihi öneme sahip mesajlar verdi. Türk gençliğini, küresel emperyalizme ve onun emrindeki, beşinci kol gruplara, iç savaş tahrikçilerine karşı daima uyardı. “Tahriklere kapılmayın, provokasyonlara gelmeyin” dedi.

12 Eylül 1980 öncesi Ülkücü Gençlik Hareketi’nin lideriydi. Ülkü Ocakları Derneği Genel Başkanı iken, Şubat 1978 yılında, dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e diplomatik bir üslupla mektup yazarak, ülkenin içinde bulunduğu zor şartları ve tehlikeleri, devam eden kaos ortamını ve kızıl anarşiyi anlatıyordu. Ülkenin Cumhurbaşkanı olarak sorumlu olduğu makamın gereğini yapmasını ve duruma seyirci kalmamasını istiyordu. Kısacası Cumhurbaşkanı’na, “ülke tehlikede, demokrasi düşmanları kaos peşinde” uyarısında bulunuyordu.

Bir gençlik lideri gibi değil, bir bilge siyaset ve devlet adamı gibi hareket ediyordu. Türkiye’nin 12 Eylül askeri darbesine sürüklenen sürecini önceden görmüştü. Bürokratik oligarşi, hâkim sınıflar ve NATO ile irtibatlı militarist çevreler, askeri bir darbe yapmak için Genelkurmay Karargâhı’nda “darbe çalışma grupları” oluştururken, 1. Ordu’da “gizli darbe toplantıları” devam ederken, bütün bunlar bir şekilde kamuoyuna yansırken, O, gelinen noktayı demokrasi açısından tehlikeli görüyor ve ülküdaşlarına “Türkiye hızla, ABD ve NATO planlı bir darbeye götürülüyor” değerlendirmesinde bulunuyordu.

TÜRKİYE’NİN ASKERİ DARBEYE SÜRÜKLENDİĞİNİ GÖREN VE UYARILARDA BULUNAN BİR GENÇLİK LİDERİYDİ

1977 – 1980 yılları arasında milletimizi derinden sarsan ve acılara gark eden Malatya, Sivas, Kahramanmaraş, Çorum vb. yerlerde çıkan olayların birer provokasyon olduğunu, bu provokatif olayların Türkiye’yi iç savaşa sürüklemek isteyen yabancı istihbarat servisler ile ajan diplomatların (CIA elemanları, Barış Gönüllüleri) işi olduğunu, bunların amaçlarının, Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak olduğunu  siyasi konuşmalarında, yazılarında açıkça ortaya koyuyordu.

Demokrasi dışı arayışlarda bulunan ve ihtilal şartlarını olgunlaştırmak isteyen gladyo ile iç içe çalışan askeri, vesayetçi kesimlerin darbe hazırlıkları yaptığı süreci, ülküdaşlarıyla değerlendiriyor, yaklaşan bir darbeye karşı ne yapacaklarını, darbenin rengini ve böyle bir darbede Türkiye’nin nasıl bir durumla karşılaşabileceğinin durumunu kendi aralarında tartışıyorlardı.

Liderimiz Yazıcıoğlu, Türkiye ve dünya meselelerini çok iyi analiz ediyordu. Türkiye’nin askeri bir darbeye hızla sürüklendiğini, askerlerin darbe hazırlıklarını yaptığını, Amerikancı, NATO’cu bir darbe olacağını ve demokrasinin büyük yara alacağını, ülkenin karanlık bir döneme gireceğini önceden tespit etmişti. Yönelişleri sezen bir başkandı.

12 EYLÜL DARBESİNİ YAPAN BEŞLİ ÇETE CIA’NIN  “BİZİM ÇOCUKLAR” DEDİĞİ AMERİKANCI GENERALLERDİR

Şehit liderimiz Yazıcıoğlu, ufku geniş bir liderdi. “Darbe geliyor” öngörüsünde ve tespitlerinde haklı çıkmıştı. CIA’nin “Bizim Çocuklar” dediği, Amerikancı, NATO’cu Generaller 12 Eylül darbesini yapmışlar, yönetime el koymuşlar ve ülke karanlığa sürüklenmiş, demokrasi bir kez daha rafa kaldırılmıştı.

12 Eylül faşist darbesinin ardından, dağılan, yok edilmeye çalışılan “Ülkücü Hareket”i derlemek ve toparlamak için yoğun bir çalışma yürüttü. Cuntacıların emrindeki asker ve polis karışımı, ülkücü düşmanı, özel seçilmiş güvenlik güçleri tarafından her yerde aranıyordu.

12 Eylül’ün bir kâbus gibi çöktüğü o karanlık süreçte rahmetli Alparslan Türkeş’in tutuklu olduğu dil okulundan “Yakalanırsa çok işkence görür, çok zulmederler ona. Yurtdışına çıksın” telkinlerine; “Dava arkadaşlarım, idam sehpasında, işkence hanelerde şehit edilirken zindanlara doldurulurken, dört bir yandan askeri cunta tarafından aranan arkadaşlarımız varken, 2000’den fazla şehidimizin ve binlerce mağdurumuzun ailesi bizden maddi ve manevi yardım beklerken, hareketimiz dağıtılmaya, yok edilmeye çalışılırken, ben nasıl kendimi düşünür, yurtdışına çıkarım” diyordu. Bu tavrı ancak kendisini davasına ve milletine adamış Ülkücü bir lider sergileyebilirdi.

MUHSİN BAŞKAN’I YAKALAMAK İÇİN 12 EYLÜLCÜLER ASKER – POLİS KARIŞIMI ÖZEL EKİP ÇIKARTTILAR

Muhsin Başkan özellikle emniyet ve ordu içindeki solcuların hedefindeki isimdi. 12 Eylül öncesinden beri Emniyet içinde POL – DER adlı Marksist örgütün mensupları Muhsin Başkan’la uğraşmakta, O’nu ya çatışmalarda ya da işkenceli sorgularda cezaevinde öldürmek istiyorlardı. Marksist örgütler ve onların devlet içindeki kolları Muhsin Başkan’ı öldürmek için birçok pusular kurmuşlardı. Ancak hain emellerinde başarıya ulaşamadılar.

Muhsin Başkan her tarafta aranıyordu. Sıkıyönetim komutanlığının arananlar listesinde baştaydı. Büyük şehirlerin sokaklarına resmini asmışlardı. 12 Eylül cuntası emrindeki asker ve polislere “Muhsin Yazıcıoğlu’nu mutlaka ya diri ya ölü ele geçirin” talimatı vermişti.  Muhsin Başkan o ağır şartlarda bile aranan ülküdaşlarımıza tutuklanan arkadaşlarımıza onların ailelerine şehitlerimizin ailelerine yardım etmeye çalışıyordu.

Muhsin Başkan, 12 Eylül faşizmine karşı mücadelesini, bir operasyonla yakalandıktan sonra götürüldüğü Ankara 4. Kolordu’nun içinde özel olarak cuntacılar tarafından kurulan, C – 5 adlı işkence merkezinde de devam ettirmiş, ser verip, sır vermemiş, işkencecilere direnmiş, teslim olmamıştır.

İşkenceli sorgulara konseyden talimat alan solcu savcı ve hakimler de katılıyordu. Hava Hakim albay Nurettin Soyer ve onun gibi ülkücü hareket düşmanı savcıların nezaretinde ülkücülere işkenceler yapılıyor, işlemedikleri suçlar işkence ile üzerlerine yıkılmaya çalışılıyordu. Birçok arkadaşlarımız idam sehpalarında ve işkencehanelerde şehit düştü.

Muhsin Başkan hem işkence gördüğü C – 5’de, hem uzun yıllar kaldığı Mamak zindanlarında, hem de idamla yargılandığı, 12 Eylül hukuksuzluğunun adı olan, cuntanın kurduğu Mamak mahkemelerinde, 12 Eylül asker darbesini yapan “Beşli Konsey”e, 12 Eylül rejimine ve cuntanın işbirlikçilerine meydan okumuştu. Hiçbir zaman onlara boyun eğmemiş tahliye talebinde bile bulunmamış, ülkücü camianın bütün acısını ve ızdırabını omuzlamaya çalışmıştı.

DAVASI NİZAM – I ALEM DAVASI İDİ

Şehit liderimiz Muhsin Başkan 40 yıllık siyasi yaşamının 10 yılı hapislerde geçti. 12 Eylül darbesinin ardında tutuklandı. C – 5 adlı işkence merkezinde işkencelerden geçirildi. Mamak’ta 2,5 metre karelik hücrede 5 yıl geçirdi. Ser verdi, sır vermedi. İşkencecilere boyun eğmedi, teslim olmadı. 

MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasında idamla yargılandı. İdamını isteyen 12 Eylülcülere meydan okudu. Zulme rıza göstermedi, zalimlere boyun eğmedi. Devletine, milletine küsmedi. İnandığı davadan, ideallerden taviz vermedi. 12 Eylül mahkemelerinde 12 Eylülcülere meydan okudu. “Tek önder Peygamber” dedi. “Davam İlay – ı Kelimetullah için Nizam – ı Alem davası” dedi. 

29 Nisan 1981 tarihinde 945 sayfalık bir iddianameyle MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası açılmıştır. 587 sanıklı davada Türkeş’le birlikte 219 Ülkücü hakkında idam istenmiştir. 12 Eylül öncesi ÜOD ve ÜGD Genel Başkanlığı yapan Muhsin Yazıcıoğlu da idamı istenenlerdendi. İddianameyi hazırlayan savcı başta Maocu, Aydınlıkçılar olmak üzere sol çevrelerin el üstünde tuttukları Ülkücü düşmanı askeri savcı Nurettin Soyer’dir. Muhsin Başkan kendi tabiriyle 4 kez idam sehpasından dönmüştü.

YAZICIOĞLU 12 EYLÜLCÜLERE KARŞI “İSTİKLAL MARŞI” PLANININ MİMARIYDI

Türk ve dünya kamuoyunun yakından takip ettiği MHP Ülkücü Kuruluşlar davası 19 Ağustos 1981 günü Mamak Cezaevi’nde bulunan bir askeri mahkemede başladı. Mahkeme başlamadan evvel Ülkücü tutuklular 12 Eylülcülere tarihi bir ders vermek amacıyla bir plan yaptılar. Planın mimarı Muhsin Yazıcıoğlu’ydu. 12 Eylül Cuntasının bütün zulümlerine karşı Ülkücülerin ayakta ve dimdik olduğunu göstermek için mahkeme salonuna gelirken bütün ülkücülere bir mesaj gönderdi; “İstiklal Marşı” okunacaktı. Yazıcıoğlu’nun mesajı anında herkese ulaştı. Türkeş salona girdikten hemen sonra herkes ayağa kalktı, bütün Ülkücü tutuklular hep bir ağızdan gür bir sesle mahkeme salonunda İstiklal Marşı’nı söylediler. Hakimler ve savcılar şaşkın, askerler donmuş kalmışlardı. O gün mahkeme salonunda yükselen İstiklal Marşı ertesi gün Türkiye’nin gündemine oturmuştu.

12 Eylülcüler hemen basına sansür uygulayarak davayla ilgili haberlerin yayınlanmasına izin vermediler. Haberleri görevlendirdikleri askerlerle kontrol etmeye başladılar. İstiklal Marşı olayından sonra Ülkücüler İstiklal Marşı’nı söyledikleri için cezaevinde toplu olarak dayak yemişlerdi, ama seslerini her yere duyurmuşlardı. Askeri rejim ülkücülerin bu gövde gösterisi karşısında ilk duruşmadan sonra mahkûm sevkiyatındaki koşulları iyice sıklaştırmıştı. MHP yöneticileri et arabasıyla mahkeme salonuna götürülmüş ayrıca duruşma salonuna diğer sanıklardan bir saat önce getirilip bekletilmişlerdi. Buna rağmen Ülkücüler, İstiklal Marşı’yla tarih yazdılar, 12 Eylülcülere meydan okudular.

MUHSİN YAZICIOĞLU: “ZİNDANDAN EN SON BEN ÇIKMALIYIM”

Muhsin Yazıcıoğlu: “Ben tahliye edilirsem arkadaşlar kendilerini yalnız hissederler. Bu zindandan en son çıkacak ben olmalıyım.” diyordu. 12 Eylül zulmünün bütün dehşetiyle sürdüğü Mamak cezaevinde bir gençlik lideri nasıl davranması gerekiyorsa öyle davrandı. Dava arkadaşları için ümit ve moral kaynağı oldu hep…

Çünkü öylesine asil bir ruha sahipti ki ülküdaşları yatarken kendisinin mahkemeden bir tahliye isteminde bulunmasının doğru olmadığını düşünüyordu. Avukatların “tahliye talebinde bulun” isteklerini hep reddetmiştir. Mahkemelerde yaptığı tarihi savunma ile 12 Eylülcülerin karanlık yüzünü ortaya çıkarmış, maskelerini düşürmüştür. 12 Eylül mahkemelerinin hukuksuzluğunu ortaya koymuştur. MHP ve Ülkücü kuruluşlar hakkında hazırlanan iddianamenin sol görüşlü ve Ülkücü düşmanı kişilerce hazırlandığını, bu iddianamenin safsatadan ibaret olduğunu, gerçeklerle uzaktan yakından ilişkisi olmadığını mahkemede savcı Nurettin Soyer ve hakimlerin yüzüne karşı açıkça söylemiştir. Yazıcıoğlu sadece dışarı da değil cezaevinde de Ülkücüler’in lideriydi. Onun varlığı, duruşu, yiğit tavrı zindanlardaki Ülkücüler’e büyük güven veriyor, onların moralini yükseltiyordu. Mamak Cezaevi’nde yattığı sürece dik duruşu örnek tavrıyla dışarı da olduğu gibi içerde de sembol olmuştu. Bu yüzden O, bütün Ülkücülerin, hep yürekten sevdiği, inandığı, itimat ettiği, yiğit “Muhsin Başkan”larıydı.

Cezaevinden çıktıktan sonra dava arkadaşlarıyla aktif siyasi hayata girdi. 20 Ekim 1991 genel seçimlerinde Sivas’tan milletvekili seçildi. Daha sonra 7 Temmuz 1992’de MÇP’den ayrılarak kendisiyle birlikte hareket eden kadrolarla 29 Ocak 1993’te Büyük Birlik Partisi’ni kurdu. Şehadetine kadar BBP’nin genel başkanlığını yaptı.

ÖRTÜLÜ DARBE SÜRECİ VE MUHSİN BAŞKAN’IN TAVRI

“Soğuk Savaş” (1947 – 1989), Berlin duvarının yıkılması ve 1991’de SSCB’nin dağılmasıyla sona erdi. Ancak Türkiye’de hem zihniyet, hem kullanılan yol ve yöntemler olarak halen devam ediyor. Soğuk Savaş dönemine has “Psikolojik Savaş”, “Özel savaş”, “Örtülü Harp”, “Destabilize” faaliyetleri, “kirli politikalar” her alanda sürüyor.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, Avrupa’da Gladyo tasfiye edilirken, Türkiye’de ise Gladyo çalışmalarını, aksatmadan devam ettiriyordu. 1993 sürecinin; suikastlar, provokasyonlar, faili meçhul cinayetler, devlet içinde illegal yapılanmalar ve demokrasi dışı arayışlarla, 12 Eylül 1980 öncesinden farkı yoktu. Gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, emekli ve muvazzaf subaylar, profesyonelce işlenmiş siyasi cinayetlere kurban gittiler. Dursun Karataş’ın liderliğini yaptığı Dev – Sol adlı taşeron örgüt (DHKP – C), 1990 – 1992 yılında asker, MİT, emniyet ve yargı mensuplarına yönelik kanlı cinayetler işledi, eylemler yaptı.

1. Körfez Savaşı’nın sona ermesinden sonra, bölgedeki boşluktan istifa eden PKK ise, TSK’ya silahlı eylemler düzenledi. PKK’nın 1991’den sonra yükselen silahlı eylemlerinin asıl kaynağı, Irak’ın kuzeyinde oluşturulan “güvenlik bölgesi”dir. Körfez Savaşı’nın ardından ABD ile batılı müttefiklerinin, Türkiye’yi “üs” gibi kullanarak, Kuzey Irak’ta yarattıkları fiili durum, Türkiye’deki bölücü terör örgütünü güçlendirmiştir. 1991 öncesinde PKK, Türkiye’de ancak birkaç kişilik vur – kaç eylemleri ve gözden uzak mezralardaki ve köylerdeki eylemleri ile var olurken, bu tarihten itibaren büyük terör gruplarıyla kanlı eylemlere girişmiştir. 

PKK terör örgütü, 1978’den günümüze, kundaktaki bebekten, 100 yaşındaki ihtiyara kadar binlerce insanı katletmiştir. Terör örgütü, toplam 400 civarında toplu  katliam yapmıştır. PKK’nın toplu katliamları 35 ilimize ve Irak’ın kuzeyine yayılmıştır. Katliamların büyük kısmı köy baskınları ve karakol baskınları ile olmuştur.  

Sadece 1993 – 1995 arasında terör örgütü PKK’nın güvenlik güçlerimize yönelik hain saldırılarında 427 vatan evladı şehit düşmüştür, yüzlercesi gazi olmuştur. Bu süreçte PKK 28 karakola kanlı eylem düzenlemiş, 148 kez karakol, üst, kışla ve mezraya hafif ve ağır silahlarla saldırmıştır.

Terör örgütü PKK’nın bundan önce düzenlediği en fazla şehit verilen saldırı 29 Eylül 1992 gecesi düzenlenmişti. Hakkari’nin Şemdinli ilçesi Derecik Karakolu’na yapılan saldırıda 28 asker şehit düşmüştü.

“Kirli Güç” olan Çekiç Güç destekli PKK eylemleri ile birlikte, suikastler de devam ediyordu. 24 Ocak 1993 Pazar günü, gazeteci Uğur Mumcu, bombalı bir suikastle öldürüldü. Uğur Mumcu’nun ardından, Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993’te şüpheli bir uçak kazasıyla hayatını kaybetti. Uğur Mumcu, Eşref Bitlis gibi Çekiç Güç karşıtı olan, terör uzmanı emekli Binbaşı Ahmet Cem Ersever de aynı yıl suikaste kurban gitti. Devletin, bölücü terörle mücadele biçimini beğenmeyen Ersever; KDP, KYB ve PKK’nın ABD ve İsrail’in “stratejik piyonları” olduğunu savunuyordu.

1991 – 1994 yılları arasında Çekiç Güç’e karşı çıkanlar peş peşe suikast ve şüpheli ölümlerle hayatlarını kaybedecekti. 

GLADYO TEZGAHI: MADIMAK VE BAŞBAĞLAR

Bingöl – Elazığ karayolunda korumasız yola çıkarılan 33 erimizin şehit edilişi, Sivas ve Başbağlar olayları, yine 1993 yılının en karanlık olaylarındandır.

Karanlık suikastler gibi, “33 er olayı”, Sivas olayları (Madımak Yangını) ve Başbağlar katliamı halen aydınlatılamamıştır. İç savaş tahrikçileri, Sivas ve Başbağlar olayıyla Alevi – Sünni çatışması çıkarıp, toplumu cepheleştirmek ve kamplaştırmak istemişlerdir.  Sivas ve Başbağlar olaylarının birçok örneğini Türkiye, 12 Eylül 1980 öncesi de acı bir şekilde yaşamıştır.

Ülkücü hareket düşmanı Maoist Aydınlık gazetesi 26 Mayıs 1993 günü Kafir Salman Rüşdü’nün “Şeytan Ayetleri”ni yayınlamaya başlamıştı. Salman Rüşdü’nün İngiltere’de yapmaya çalıştığını, Türkiye’de ise Maoist Aydınlık üstlenmişti.

Aydınlık gazetesi İslâma, Kur’an’a, peygamberimize dil uzatan, İslâm’ın mukaddesatına en rezil ve hakaretlerle saldıran “Şeytan Ayetleri” adlı küfürnamenin yazarı, İngiliz istihbaratının elemanı olarak bilinen Salman Rüşdü’nün kitabını tefrikalar halinde yayınladı. Aydınlık gazetesi yurt genelinde bu yayınından dolayı protesto edilmişti.

İslâm’a ve Kur’an’a hakaret eden, Müslümanlarla alay eden Salman Rüşdü’ye sahip çıkan, onun kitabını tefrika halinde yayınlayan Aziz Nesin’e her yerde protestolar vardı. 

Yayınlanan bildirilerde “Şeytanlar ve onların muhafızları bilmeliler ki, Müslümanlar onurlarını asla çiğnetmezler” deniliyor. Ardından “Aydınlık kimin piyonu?” sorusu soruluyordu. Türkiye’nin birçok yerinde Aydınlık gazetesi, Salman Rüşdü ve Aziz Nesin’in resimleri ile İngiliz, İsrail ve ABD bayrakları yakıldı.

Yeri gelmişken şunu da söyleyim: “Şeytan Ayetleri” kitabının yazarı Salman Rüşdü’ye İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth tarafından 2008 yılında şövalyelik nişanı verildi.

Milletimizin büyük tepkileri sonucunda, Maoist – Kemalist karışımı Aydınlık yazı dizisini durdurmak zorunda kalmıştı. Aziz Nesin bu süreçte kışkırtıcı tavrını sürdürüyordu. Bazı hassas illerde toplantı yapmak istiyordu. “Provokasyon olur” endişesiyle bazı illere sokulmadı. Ancak CHP yanlısı bürokratlar olayların çıkacağını bile bile Aziz Nesin’i Sivas’a çağırdılar. Ona konuşma yaptırdılar. Sol gruplar Sivas sokaklarında provokatif gösteriler yaptılar. MİT, DYP – SHP hükümeti olayların çıkmasına zemin hazırladılar.

22 yıl önce bürokratik oligarşinin mütedeyyin insanlara kurduğu tuzakta, Aydınlık “piyon” görevini üstlenmişti. Bugün ise Aydınlık’ın çizgisini, sistemin muhafızı, Çarlici Cumhuriyet ve diğerleri devam ettirmekte.

Şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu, Sivas olayları öncesinde devlet yetkililerini, siyasileri ve mülkü idare amirlerini, Aziz Nesin ve çıkabilecek provokasyonlar konusunda açıkça uyarmıştı. “Tedbir alın, meydanı provokatörlere bırakmayın” demişti.

Aynı zamanda Sivas Milletvekili de olan rahmetli liderimiz Yazıcıoğlu, Pir Sultan Abdal etkinliklerinin merkeze alınması, ardından Aziz Nesin’in Sivas’a geleceğini öğrenmesi üzerine “eyvah” demişti. “Şimdi birileri Sivas’ı yangın yerine çevirebilir” diyerek, endişelerini arkadaşlarıyla paylaşmıştı. Bir Sivaslı olarak, Sivas’ın hassas yapısını biliyordu. Derhal yetkilileri uyararak, Aziz Nesin ve etkinlikler konusunda bir kez daha düşünmelerini salık vermişti. Yazıcıoğlu, tıpkı (3 – 9 Eylül 1978) yılında yaşanan kanlı Sivas olaylarının bir benzerinin yaşanmaması için üstüne düşen tarihi görevi yapıyor, Sivas valisine ve yetkililere “yapmayın, etmeyin, bu adamı bu şehre getirmeyin” diyordu. Yazıcıoğlu, iç ve dış mihrakların Aziz Nesin’i bahane ederek, provokasyonlar yaptırıp, Sivas’ı karıştıracaklarını sezinliyordu.

12 Eylül 1980 öncesi gençlik liderliği yapmış, fırtınalı yılları yaşamış, tecrübeli bir siyaset adamı olarak Yazıcıoğlu, istenmeyen olayların çıkacağını ve ülkenin kaosa sürükleneceğini görüyor ve devlet yetkililerini provokasyonlara karşı ısrarla uyarıyor, uyanık olmaya çağırıyordu.

Muhsin Başkan’a bu noktada ciddi duyumlar geliyordu. Bir siyasi parti lideri olarak, Sivas halkını tahriklere kapılmamaya, sağduyulu olmaya çağırıyordu.

Muhsin Başkan, Sivas olaylarından bir süre önce, Sivas il teşkilatına talimat vererek, dikkatli olmalarını, kalabalık grupların içine girmemelerini, tanımadıkları, bilmedikleri kişilere karşı uyanık olmalarını, yapılacak herhangi bir gösteride, hiçbir partilinin bulunmamasını açık bir şekilde söylüyordu.

Zaten parti yöneticileri de, sokaktaki vatandaş gibi tedirgindi. Bu gerilim, Sivas’taki bütün siyasi grup ve çevrelerde de vardı. Çünkü herkes Aziz Nesin ve etkinlikler yüzünden olayların çıkmasından endişe ediyordu.

MUHSİN BAŞKAN SİVAS OLAYLARI ÖNCESİ HÜKÜMETİ VE DEVLETİ UYARDI

Muhsin Başkan provokasyon endişesi nedeniyle etkinlikler sona erene kadar, partililerin ve gençlerin kesinlikle parti dışına çıkmamalarını ve herhangi bir siyasi çalışma yapmamalarını tavsiye ediyordu.

Liderimiz Yazıcıoğlu, olayları Gaziantep il kongresine giderken yolda haber almıştı. Şehirde Cuma namazı sonrası olayların çıktığı haberinin Sivas İl Başkanı’nca kendisine haber verilmesi üzerine; “Korktuğum oldu” demiş ve resmi yetkililere ateş püskürmüş, “Bu nasıl devlet yönetimi? Bu nasıl vali? Bunlar nasıl provokasyonlara izin verirler? Sokaktaki vatandaş bile olaylar çıkacağını söylüyor, aklı başında olan her insan, siyasi çevreler, yerel basın, ‘Aziz Nesin Sivas’a gelmesin olaylar çıkar.’ diyor, sol örgütler Sivas’a yığınak yapıyor. Güvenlik güçleri ise gereken tedbirleri zamanında almıyor” diyerek tepkisini ortaya koymuştu.

BBP lideri sürekli Sivas ile ilgili haberleri parti yöneticilerinden alıp, olayların büyüdüğünü, çığırından çıktığını öğrenince yoldan hemen Sivas’a döner. Olaylar devam ederken, Sivas İl Başkanı Ahmet Yıldız, tekrar lideri Yazıcıoğlu’nu arayarak Madımak Oteli’nin arkasında bulunan parti binasına yangından kaçan bir grubun sığındığını söyler. İl Başkanı, Yazıcıoğlu’na yangının başladığı ilk anda bir Profesör ve 3 kişinin havalandırmadan geçtiğini, onları diğerlerinin takip ettiğini anlatıyordu. BBP lideri sığınan herkesi kurtarmalarını, içeri almalarını, dikkatli olmaları talimatını veriyordu.

Şehit liderimiz Yazıcıoğlu, İl Başkanı’na, partiye sığınan ve kurtarılan kişilerin, parti binasına sığındıklarını, göstericilerin bilmemesini, aksi takdirde galeyana gelen, kontrolden çıkmış olan yığınların parti binasına saldıracaklarını düşünerek, kimseye kapılarını açmamalarını, güvenlik güçlerine haber vermelerini, olaylar yatıştıktan sonra emniyet yetkilileri ile irtibata geçerek, onları teslim etmelerini söylüyordu. Yazıcıoğlu, yine bir başka talimatında “partimize sığınanların her türlü ihtiyaçlarının giderilmesini, onların zarar görmemesi için azami dikkat edilmesini” istiyordu.

YANGINDAN 33 KİŞİYİ BBP’LİLER KURTARDI

Sivas BBP İl teşkilatı yöneticileri, her türlü riski göze alarak, kendilerine sığınan 33 kişiyi kurtarmışlar, onları, il binasında olaylar yatışana kadar 3 saat misafir etmişlerdi. Olayların sona ermesinin hemen ardından, binada bulunanlar ortalık sakinleştikten sonra, güvenlik güçleri tarafından dışarı çıkartılmışlardı. BBP’liler tarafından kurtarılanlar, ayrılırken, BBP’lilere gösterdikleri örnek tutum ve davranışlardan dolayı teşekkür etmişlerdi. 

MUHSİN YAZICIOĞLU: “SİVAS OLAYINDA TAHRİK VAR. PROVOKATÖRLER BULUNMALI, HESAP SORULMALI”

BBP lideri, Sivas olaylarının hemen ardından, üst üste konuyla ilgili basın toplantıları düzenledi. Olaylarla ilgili görüşlerini kamuoyuyla paylaşıyordu. Yazıcıoğlu, olaylar öncesinde, sürekli olarak devlet yöneticilerini uyardığını ama bu uyarılara yetkililerin kulaklarını tıkadıklarını söylüyordu. Sivas olaylarının açık bir provokasyon olduğunu, bunun toplumsal barışa zarar vermek isteyen şer güçlerin işi olduğunu söylüyordu. Yazıcıoğlu’na göre, iç ve dış şer odaklar Sivas’ta yaptırdıkları karanlık oyunla Alevi – Sünni, laik – antilaik çatışması tezgâhlamışlardı.

BBP lideri hükümetin derhal istifa etmesini, olaylarda ihmali görülen yetkililerden hesap sorulmasını istiyordu.

Sivas’ta meydana gelen olayların bur bakıma önceden hazırlanmış olduğunu ve “tahrik” unsuru olduğunu ifade eden Yazıcıoğlu, “Burada asıl sorumlu uzun süredir halkımıza ve mukaddes değerlerine hakaret etmeyi kendisine meslek edinmiş Aziz Nesin’in bilinen tavrını tekrarlayacağını bile bile Sivas’a getirenlerdir.”

BBP lideri Yazıcıoğlu, partili arkadaşlarıyla çeşitli sivil toplum kuruluşlarını ziyaret ederek, birlik ve beraberlik çağrısında bulunuyordu. Yazıcıoğlu, ayrıca Alevi vatandaşlarımızın önde gelenleriyle görüşerek, itidal tavsiye ediyor, “tahrikçilerin oyununa gelmeyelim, kardeşliğimizi bozmak isteyen şer odaklara fırsat vermeyelim” diyordu. Yazıcıoğlu’nun bu tavrı Alevi kesimde de büyük bir ilgi ile karşılanmış ve olumlu etki yapmıştı. Zaten Alevi vatandaşlarımızın birçoğu onun her zaman barış ve diyalog adamı olduğunu, Alevi – Sünni çatışması tezgâhlayan iç ve dış odaklara karşı olduğunu, onlarla hep mücadele ettiğini biliyordu.

MUHSİN BAŞKAN TÜRK DÜNYASIYLA YAKINDAN İLGİLENMİŞTİR

Cennet mekân Liderimiz Muhsin Başkan Türk dünyasında ve İslam dünyasında tanınan ve bilinen sevilen bir siyaset ve devlet adamıdır. Kıbrıs’la, Balkanlar’la, Kafkasya’yla, Ortadoğu’yla yakından ilgilenen bir liderdi. Dış politikayı çok iyi bilirdi. Milli ve yerli duruşu milli meselelerdeki tavizsiz ve cesur duruşuyla birçok oyunları bozmuş bilge bir liderdir. Küresel emperyalistler, dünya Kapitalist – emperyalist sistemi, Siyonistler, Rusya ve Çin gibi ülkeler, O’nun milli duruşundan, Türk – İslam coğrafyasıyla yakından ilgilenmesinden rahatsız olmuşlardır. Dünya Türklüğüyle, İslam ümmetinin meseleleriyle her daim yakından ilgilenmiştir.

Büyük dava ve devlet adamı olan bilge liderimizin milli duruşu küresel güçleri hep rahatsız etmiştir. Kıbrıs’la, Azerbaycan’la, Irak ve Suriye Türkmenleri ile Batı Trakya Türklüğüyle, Doğu Türkistan’la, Çeçenistan’la, Bosna’yla, Kosova’yla vb. Türklüğün ve İslam’ın meseleleriyle ilgilenmesi, sahip çıkması mazlumların yanında yer alması bu noktada her türlü emperyalizme karşı çıkması işbirlikçilerle, mandacılarla, hainlerle mücadele etmesi küresel odakların işine gelmemiştir. Ayrıştırıcı, ötekileştirici değil her zaman birleştirici ve bütünleştiriciydi. Siyasi yaşamı boyunca kaos ve gerilim peşinde koşanlarla kararlı bir şekilde mücadele etti. Gerilim siyasetçisi değil, gönül insanıydı.

Siyasetteki tek amacı, milletine, ülkesine ve davasına hizmetti. Şehit Liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu Bosnalı Müslümanlarla da çok yakından ilgilenmişti. Sırp katliamları yaşandığında en sert tepkiyi koyanların başında Muhsin Başkan vardı. 

1992 – 1995 arasında 250.000  Bosnalı Müslüman dünyanın gözü önünde ve Avrupa'nın göbeğinde sistematik bir soykırıma tabi tutulmuştur. Tarihin gördüğü en büyük katliamlardan birini tüm dünyanın seyirci bakışları arasında Srebrenitsa, yaptılar 1995 yılının yaz ayında 2. Dünya Savaşı’ndan sonra meydana gelen en büyük toplu soykırıma uğradılar. Bosna Savaşı'nın bu en kanlı olayı Srebrenitsa Katliamı olarak adlandırılmıştır.

MUHSİN BAŞKAN İNGİLİZ DIŞİŞLERİ BAKANINA SERT TEPKİ GÖSTERMİŞTİ

Sırplar Bosna – Hersek’te Müslümanlara mezalimler ve vahşet uygularken, bu mezalim Avrupa’nın orta yerinde ve Birleşmiş Milletler (BM)’in gözleri önünde cereyan ediyordu. O zamanın Türk Devleti’nin hükümeti dahi uluslararası dengelerle meşguldü. 

Muhsin Başkan o zamanki ismi Nizam – ı Alem Ocaklarımız olan gençlik teşkilatımıza “Bütün yurtta Bosna ile ilgili yürüyüşler ve mitingler düzenleyin. Bosna Müslümanlarının sesini bütün dünyaya duyurmalıyız” talimatı verdi.  Bosna ile ilgili hem parti teşkilatlarımız hem gençlik teşkilatımız büyük gösteriler yaptılar.

Ankara’da meclisin önünde son bulan Sırpların, Batı dünyasının, duyarsız, BM’nin de protesto edildiği yaklaşık 50 bin civarında insanın katıldığı Sırp zulmünü telin eden gösterinin öncülüğünü yine Nizam – ı Alem Ocakları yapmıştı. Bu gösteri, büyük ses getirmişti.  BBP ve Nizam – ı Alem gençliği BM önünde gösteriler yapmıştı.

Muhsin Başkan, Haçlı faşist Sırp katiller için, çeteler için “20. asrın Ashab – ı Uhdud’u Sırplar” diyordu. Muhsin Başkan, Bosna’da Müslümanları katleden, Sırp çetelerin hamisi olan, İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Malcolm Rifkind’in, 6 Eylül 1995 günü, Türkiye’ye yaptığı ziyarete tek tepki koyan liderdi. Bosna’nın doğusunda, Müslüman Boşnak nüfusun yoğun olduğu Mostar, Gorazde, Zepa, Tuzla, Srebrenica’nın Sırplara verilmesini öngören İngiliz planın baş mimarı Rifkind’ine “defol git Türkiye’yi terket” diyen milli bir liderdi. Muhsin Başkan, hükümeti “bu Sırp canilerin hamisini niye Türkiye’ye davet ettiniz” diye eleştirmişti.

Muhsin Başkan, İngiliz emperyal siyasetlerin devam ettiğini, İngilizler’in Balkanlar’la, Ortadoğu’yla ilgilendiği gibi ülkemizle ilgilendiğini, Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak için her türlü karanlık oyunu oynadığını her zaman ifade etmiştir. İngilizler, Muhsin Başkan’ın milli ve yerli duruşundan rahatsız olmuşlardır.

SAVAŞIN EN KIZGIN ANLARINDA KOSOVA’YA GİDEN TEK LİDERDİ MUHSİN BAŞKAN

Muhsin Başkan Kosova ile de yakından ilgiliydi. Kosova'daki Türkler onu bir bilge lider olarak görüyordu. Kosova'nın zor yıllarında, Muhsin Başkan, Bosna Müslümanlarına yardım ettiği gibi onlarında yardımına koşuyordu. 

Rahmetli başkan Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir parlamenteri olarak “Ben Kosova’ya gidip, bütün dünyanın gözlerini ve dikkatlerini oraya çevireceğim” dedi. Karayolu ile giriş çıkış yapılamıyordu. Bu durumda helikopterle gitmesi gerekmişti. BM, Muhsin Yazıcıoğlu’nun oraya gideceğini dışişlerinden öğrendiğinde “Gitmeyin, Sırplar helikopterinizi düşüreceğini açıkladı, biz de sizi koruyamayız” diye telkinle karışık tehditte bulunmuşlardı. Rahmetli Başkan ise hiçbir baskıya ve tehdide aldırmadan yanında BBP Çorum Milletvekili ve BBP Genel başkan yardımcısı Hasan Çağlayan ile helikoptere bindi ve gitti. Savaşın en kızgın anlarında Muhsin Başkan, Hasan Çağlayan ile  31 Ağustos 1998 tarihinde doğrudan doğruya Kosova’ya gitmek imkanı olmadığı için Trapoya bölgesine kadar ulaşarak bizzat yerinde bazı incelemelerde bulundu. Arnavutluk ziyaretinde Cumhurbaşkanı ve 6 siyasi partinin başkanlarıyla Kosova temsilciliği ile Kosova Eğitim Bakanı ve Kosova Kurtuluş Ordusu’nun oluşumunu sağlayan Ahmet Krasniçi ile görüştü. Trapoya bölgesine bir helikopterle geçerek orada bulunan bir mülteci ile görüştü. 

Döndükten sonra mecliste 8 Ekim 1998 günü bir konuşma yaptı. Kosova kriziyle ilgili olarak oluşturulabilecek çok uluslu müşterek güce katılmak üzere Türk silahlı kuvvetlerinin yurt dışına gönderilmesine izin verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi üzerindeki görüşmelerde yaptığı konuşması aynen şöyleydi: 

“Kosova’da tarihin yüzünü kızartacak bir soykırım ile karşı karşıyayız. Türkiye Kosova’ya karşı insani görevini yapmalıdır. Kosova’ya yardım koridoru oluşturulmalıdır. Kosova’nın bağımsızlığını tanımalı ve savunmalıyız. Türkiye, Türk dünyasını ilgilendiren gelişmelere seyirci kalamaz. İç siyasi çekişme bir kenara bırakılmalı. 

Dünya, Bosna ve Çeçenistan’da olduğu gibi Kosova’yla da ilgilenmiyor. Ermeni diasporasının küresel yalanlarına destek veren ABD ve Batı, Sırp zulmü altında inim inim inleyen Bosna ve Kosova’daki insanlarımızın dramına seyirci kalmaktadır. Balkanlar’da yaşanan katliamlar, Bosna’da ve Kosova’da yapılan soykırımlar bir vahşettir. Haçlı ruhuna sahip Sırp çeteler masum insanlara baskı ve zülüm yapmaktadır.”

Muhsin Başkan dünya kamuoyunun gözlerinin Kosova’ya çevrilmesinde etkili olan bir Türk lideriydi ve Başkanın gayretleri sonrasında cinayetler, vahşetler durduruldu. Kosova dünya gündemine girdi. Sırp faşist çetelerin ilerlemesi durduruldu.

1.BÖLÜMÜN SONU

 

 

 

 



FOTO GALERİ


GENEL MERKEZ
HABER BÜLTENİ