Büyük Birlik Partisi

GENEL MERKEZ GÜNDEMİ

2017-04-25 15:01:47

HAKKI ÖZNUR: ANTİ DEMOKRATİK 28 ŞUBAT’IN ARKASINDA ABD, İNGİLTERE VE İSRAİL VARDIR

HAKKI ÖZNUR: ANTİ DEMOKRATİK 28 ŞUBAT’IN ARKASINDA ABD, İNGİLTERE VE İSRAİL VARDIR.
HAKKI ÖZNUR: ANTİ DEMOKRATİK 28 ŞUBAT’IN ARKASINDA ABD, İNGİLTERE VE İSRAİL VARDIR
HAKKI ÖZNUR: ANTİ DEMOKRATİK 28 ŞUBAT’IN ARKASINDA ABD, İNGİLTERE VE İSRAİL VARDIR.

 

Ülkücü fikir ve siyaset adamı BBP YİK Başkanı Hakkı Öznur’un ATO’da verdiği 28 Şubat’la ilgili konferansın 3. bölümü:

DYP OPERASYONLA  ÇÖKERTİLDİ, HÜKÜMET DÜŞÜRÜLDÜ

18 Haziran 1997 günü Refah Partisi lideri ve Başbakan Necmettin Erbakan, başbakanlığı hükümet ortağı olan yardımcısı DYP Lideri Tansu Çiller’e devretmek amacıyla istifa etti. Ancak Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel hükümet kurma görevini ANAP Lideri Mesut Yılmaz’a verdi. Yılmaz’ın güvenoyu alması mümkün değildi. Partisinin milletvekili oranı buna yetmiyordu.

Cumhurbaşkanı Demirel eski partisi DYP’nin içine el atacak, kendi adamları olan, sözünden çıkmayan milletvekillerinin partilerinden istifa etmesi için açık bir çalışma başlattı. Bir taraftan Demirel, öte taraftan askerler Mesut Yılmaz’a hükümet kuracak pozisyonu sağladılar. İstanbul’daki büyük sermaye gruplarının da kirli transfer pazarlıkları ile devreye girmesiyle önce DYP çözüldü. DYP milletvekili sayısı 135’ten 90’a düştü. Partiden birer birer milletvekilleri istifa ettiler. Ve Hükümet düştü.

Demokrasiyi ortadan kaldırmak isteyen çevrelerin destekçisi “sivil ihtilal kuvvetleri” darbe simsarcısı 5’li çetenin (TÜSİAD, TOBB, TESK, DİSK, TÜRK-İŞ) çalışmaları, laikçi, jakoben, sivil üniformalıların faaliyetleri, garnizon demokratlarının gayretleri, bürokratik Statükocu güçlerin temsilcilerinin baskıları şantajları neticesinde Refah-Yol hükümeti yıkılacaktı. Devlet içerisinde oluşturulan, hukuk dışı BÇG’ler (Batı Çalışma Grubu), ardından düzenlenen Genelkurmay brifingleri ve meclis iradesine de yansıyan baskılar neticesinde Refah-Yol hükümetinin Başbakanı Necmettin Erbakan istifa etmek zorunda kaldı.

Genelkurmay ve onunla paralel “sivil ihtilal kuvvetleri”nin baskıları, entrikaları ve mecliste kurulan mebus pazarı, transfer borsaları, kirli ve derin pazarlıklar ve çeşitli küresel kuşatmalarla 18 Haziran 1997’de yıkılan Refah-Yol Hükümeti için Org. Çevik Bir, “bu bir postmodern darbe” diyordu. Sivil hükümeti, operasyonlarla düşüren silahlı gücün bir numarası olan Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı ise, hükümet düştükten sonra; “Nizamiye kapısından döndük” diyordu. Yani Başbakan Erbakan istifa etmeseydi, hükümeti de askeri darbeyle yıkacaktık demek istiyordu. Org. Karadayı, Refah-Yol Hükümetinin ardından, 30 Haziran 1997’de kurulan Mesut Yılmaz’ın Başbakanlığındaki Ana-Sol-D Hükümeti için; “Onlara altın tepsi içinde iktidar teslim ettik” diyordu.

MUHSİN YAZICIOĞLU: YENİ HÜKÜMET TEKELLERİN HÜKÜMETİDİR

Refah – Yol Hükümetinin yıkılmasından sonra 28 Şubat sürecini emir ve komuta eden süreci yöneten Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel hükümeti kurma görevini temayüllere aykırı olarak Çiller’e değil, Yılmaz’a verdi. Yılmaz ANAP, DSP ve DTP’nin katılımı ve CHP’nin dışarıdan desteğiyle, 30 Haziran 1997 tarihinde ANASOL-D hükümetini kurdu. ANASOL-D, 259 red oyuna karşılık 281 kabul oyuyla 12 Temmuz 1997 tarihinde görevine başladı. ANASOL-D oligarşik ve bürokratik zihniyetin temsilcilerinden ve yandaşlarından destek gördü. Şehit lider Muhsin Yazıcıoğlu, yeni hükümeti tekelci sermayenin hükümeti olarak değerlendiriyor, şunları söylüyordu:

“Türkiye’nin İran yapılmak istendiğini söyleyenlerin Suriye modeli bir dikta yönetimi için uğraştığını gördük ve deşifre ettik” diyen Muhsin Başkan bu sözleri sarf ettiği günlerde ülkenin direk bir darbeyi atlattığını belirtiyordu. Daha yumuşak bir geçişle örtülü bir darbe yapıldığını belirten Muhsin Başkan, ANASOL- D’yi de iktidara jakoben seçkinci anlayışın getirdiğini direk ifade ediyordu:

Muhsin Başkan 18 Ekim 1997 tarihli gündüz gazetesinde manşetten verilen açıklamalarında şunları anlatıyordu: “ANASOL-D iktidarı gücünün milletten almadı. Silahsal çoğunluk ve Çankaya’nın etkisiyle kuruldu. Bu hükümet millete dayanarak kurulmuş değildir. Önce silahsal çoğunluğu sonra Çankaya devresiyle siyasal çoğunluğu ardından da yapılan transferle sayısal çoğunluğu elde eden bir hükümettir. Milli iradeyi değil, tekelci sermaye ve egemen güçleri temsil etmektedir. Anti demokratiktir. Arkasında küresel odaklar baronlar vardır.”

 

DEMİREL’İN SESİ YALIM EREZ DESTEK İSTEDİ, MUHSİN YAZICIOĞLU “HAYIR” DEDİ

Temmuz 1997’de iş başına gelen ANA-SOL-D hükümeti, irtica sebebiyle değil, kasetler savaşıyla yıkılacaktı. ANASOL-D hükümeti, mafya, çete, siyaset ilişkisiyle düşecekti. Çakıcı kasetleri, Türkbank ihalesi, Yılmaz-Korkmaz ilişkileri hükümetin sonunu hazırladı. Hükümet düştükten sonra, Demirel hükümeti kurma görevini, sadık adamlarından Yalım Erez’e verdi. TOBB Eski Başkanı Sanayi ve Ticaret Bakanı Tansu Çiller’e kızarak DYP’den istifa eden Erez, hiçbir gücü etkisi yok iken Demirel tarafından yeni Hükümeti kurmakla görevlendirildi. Büyük sermayeyi ve Kartel medyasını arkasına almasına rağmen Erez hükümeti kuramadı. Kuramazdı da… Çünkü Erez bir siyasal hareketin lideri değildi, toplumsal desteği yoktu, Meclis’te grubu yoktu, tek başına bir kişiydi.

Demirel’in hesabı tutmadı. El altından Erez’e sahip çıkın demesine rağmen Erez’e kimse yol vermedi.

DYP lideri Tansu Çiller kendisini siyasete kazandıran DYP’nin başına geçmesinde etkili olan ama RP ile koalisyon hükümeti kurduğu için yollarının ayrıldığı Demirel’den “intikam almak” için Erez’in yolunu kesecek bir plan yaptı. DSP lideri Bülent Ecevit’e haber göndererek kuracağı hükümeti dışarıdan destekleyeceğini söyledi ve dediğini de yaptı. Ecevit’in kurduğu azınlık hükümetini destekledi ve Ecevit Başkana oldu. Köşk kaynaklı Yalım Erez operasyonunu boşa çıkardı.

DYP lideri Tansu Çiller, partisinden istifa ettirilen Yalım Erez’e hükümet kurma görevinin verilmesini kendisine karşı kurulmuş bir tezgah olarak görüyordu. Erez başarılı olursa DYP’nin elinden gideceğini düşünüyordu.

Yalım Erez hükümeti kurmak için birçok parti lideri ile görüştü, destek için kapısını çaldığı liderlerden biri de Muhsin Yazıcıoğlu idi. Muhsin Başkan TBMM’de görüştüğü Yalım Erez’e açıkça destek vermesinin mümkün olmadığını söyledi. 28 Şubat’a destek olan bir kişiye “BBP asla destek vermez” dedi. Görevi tekrar Demirel’e iade etmesini söyledi. Muhsin Başkan, Yalım Erez’in arkasında Köşk yani Demirel olduğunu biliyordu. Demirel’in sesi olan hem de hiçbir halk ve kamuoyu desteği olmayan Erez için “28 Şubat’ın taşeronu” diyordu. Şehit liderimiz ayrıca görüşmede TOBB’un hazırladığı “Kürt Raporu”na sahip çıkan Yalım Erez’e “etnik ayrımcılığı körükleyen bölücülüğe prim veren ve raporu destekleyen bir zihniyetle hiçbir zaman bir ve beraber olmayız” dedi.

Muhsin Başkan’ın Yalım Erez’le yaptığı görüşme ile ilgili, dönemin BBP Adana Milletvekili Orhan Kavuncu, şunları anlatıyor:

“Yalım Erez, 28 Şubat sürecinden sonra kurulan Ana-Sol-D hükümeti istifa edince yeni hükümeti kurmakla görevlendirilir. Bununla ilgili olarak destek istemeye geldiğinde, Muhsin Başkan’ın nezaketini, bir insanın isteğini yerine getirmemekten kaynaklanan üzüntüsünü ve asil reddediş gerekçesini hatırlıyorum: ‘TOBB Başkanıyken Prof. Dr. Doğu Ergil’e yaptırdığınız Doğu Raporunun önsözündeki kimi ifadeleri hala benimsiyorsan biz sana içinde olarak veya dışında kalarak destek olmayız.’ Yalım Erez de, vakur bir şekilde, yanlış da olsa o görüşlerin kendisine ait olduğunu söylemişti. Onda, imrendiğim, ‘keşke ben de böyle olabilsem’ dediğim birçok davranış biçimi vardı.”

Bu hükümetin yıkılışını Muhsin Başkan  “BÇG’nin” çöküşü olarak nitelendirdi ANASOL-D’nin yerine Ecevit’in başbakanlığında DSP azınlık hükümeti kuruldu.

Mesut Yılmaz’ın Başbakanlığındaki ANA – Sol – D Hükümeti MGK’nın istediği her şeyi yaptı. 28 Şubat’a sahip çıkması TSK’da değişen bir şeyin olmadığını gösterdi. TSK’nın bir kurum olarak 28 Şubat’a sahip çıktığını en rütbeli komutanın ağzından kamuoyu bir kez daha öğreniyordu. Darbeci gelenek Ordu içinde damarını korurken halen gece yarıları gelen e – Muhtıra ve bildirilerle Türkiye nasıl demokratikleşecek?

TÜSİAD yönetimi, 28 Şubat sürecine açıkça destek vermişti. 4 Aralık 1997 tarihinde, Ana-Sol-D döneminde TÜSİAD yöneticileri, Genelkurmay karargahını ziyaret ederek generallere ekonomi üzerine bir brifing de vermişlerdi. TÜSİAD-asker ilişkisi her zaman zirvede olmuştur. TÜSİAD her zaman finans gücünü kullanarak siyasete müdahale etmeye çalışmış, adeta bir siyasi parti gibi hareket etmiştir.

OLİGARŞİ, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNE SAVAŞ AÇTI

31 Ekim 1997 günü toplanan MGK önceden hazırlanan Yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'ni görüşerek uygun bulmuş ve bu konudaki tavsiyesini Bakanlar Kurulu’na bildirmeye karar vermişti. Yani MGK yeni 'Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'ni kabul etmişti.

31 Ekim 1997 günü toplanan MGK’da kabul edilen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde yer alan Türk milliyetçiliğini tehdit olarak gösteren raporu hazırlayanlar işte bu İslami ve milli değerlere düşman NATO ile Mason locaları ile ilişkili derin ve karanlık yapılardı. 28 Şubat sürecini savunan Maocu Aydınlık dergisi 9 Kasım 1997 tarihli kapağına; “Irkçı Türk milliyetçiliği hedef tahtasında” manşetiyle vermiştir.

Türk Milliyetçiliğini “tehdit” olarak gösteren zihniyetin Küresel çete Neo-conlarla ilişkisi vardır. Cumhuriyeti kuran irade olan Türk milliyetçiliğini hedef alan bu rapor, ülkemizde en çok başta Neo-Maocu Aydınlıkçılar olmak üzere sistemin muhafızlarını, bölücüleri ve derin sol örgütleri, işbirlikçileri sevindirmiştir. Devletin gizli anayasası olarak adlandırılan MGSB’nin raporu ilk olarak statükonun resmi sesi olarak bilinen merkez medyanın en büyük gazetesi Hürriyet gazetesinde yer aldı.

4 Kasım 1997 tarihli Hürriyet gazetesi “İşte tarihi değişiklikler” manşeti ile çıktı. Bir başka deyişle Türk milliyetçiliğine düşman olan gayrı milli zihniyete sahip güçler tarafından hazırlanan ve kamuoyuna da servis edilen bu düzmece rapora en sert tepkiyi Şehit Liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu ve BBP koydu. Muhsin Başkan “MGK’ya sunulan ve kabul edilen bu alçak raporu hazırlayanlar bir gün milletimize hesap verecektir. Türk milliyetçiliği cumhuriyeti kuran iradenin adıdır. Ordu içindeki cuntalar ve onların uzantıları kirli emellerinde başarıya ulaşamayacaklardır. Milli iradenin üstünde irade olamaz.” demiştir.

Milli Güvenlik siyaset belgesi; milletin değerleri yerine, yönetenlerin değerlerini korumak amacıyla hazırlanmıştır. Bu anti demokratik düzmece belgeyle milletin değerleri hedef alınmıştır. 28 Şubat sürecinde operasyonel faaliyetlerin tümü MGK kararları doğrultusunda Doğu - Batı Çalışma Gruplarınca yayınlanan genelge ve eylem planları doğrultusunda şekillenmiştir. CIA’nin “bizim çocukları” 12 Eylül darbesinde olduğu gibi 28 Şubat sürecinde de Türk milliyetçiliğine saldırmışlar ve Türk milliyetçilerine savaş ilan etmişlerdir.

12 Eylül rejiminin ürünü olan PKK ve onun lideri Abdullah Öcalan da MGSB belgesinde Türk Milliyetçiliğine yönelik suçlamalardan çok memnun olmuştur. PKK terör örgütü 28 Şubat kararlarına destek vermiştir. Terörist başı 28 Şubat MGK kararlarının ardından MED TV’de telefonlarla katıldığı panellerde “Refah – Yol Hükümeti yıkılmalı” diyordu. TSK, MGK, MİT üçlüsü tarafından hazırlanan millet düşmanı bu belge Sol tandanslıdır. Bu belgeyi hazırlayanların CIA’nın istasyon şefleri ve Türkiye uzmanı olan elemanlarıyla ilişkileri vardır. Refah – Yol hükümetinin yıkılması için Washington – Ankara arası mekik dokuyan Siyonist Neoconlar bu belgeyi hazırlayanların dostlarıdır.

Siyonizm’in dünya üzerindeki en etkin ve karanlık örgütlerinden CFR’nin kıdemli üyesi Morton Abramowitz gibi Ankara’da ABD elçiliği yapmış bazı ajan diplomatlar yine Washington’da Türkiye’yi bölme ve parçalama çalışmalarında uzun yıllardır çalışan Alan Makovsky, Henry Barkey, Graham Fuller vb. Siyonist ve İsrail yanlısı karanlık adamlar, Türk milliyetçiliğini tehdit olarak gören, TSK içindeki Amerikancı, İsrailci, AB’ci generallerin kankalarıydı. CIA ajanları 28 Şubat sürecinde genelkurmay karargâhına ellerini kollarını sallayarak sanki pentagona girermiş gibi giriyorlardı. Milletimiz o günleri ve ülkemizin yaşadıklarını çok iyi biliyor.     

İsrail lobisinin düşünce kuruluşu Washington Institute’un Türkiye bölümünün başında olan 28 Şubat sürecinin mucidi, 28 Şubatçıların akıl hocası Alan Makovsky 28 Şubat sürecinde sık sık Ankara’ya gider gelir, Genelkurmay’a girer, çıkardı.

MUHSİN BAŞKAN DEMOKRASİ DIŞI ARAYIŞLARA KARŞI ÇIKTI, “ORDU SİYASETE MÜDAHALE ETMEMELİ” DEDİ

1993 “Örtülü Darbe” sürecinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde kurulan, 28 Şubat sürecinde fiilen kendini gösteren, demokrasi düşmanı ve hukuk dışı bir yapılanma olan “Batı Çalışma Grubu’na” millet adına, demokrasi adına karşı çıkan tavır koyan ve demokrasilerde darbe çalışma gruplarına, BÇG’lere yer yok diyen tek liderdi.

Muhsin Başkan “Demokrasilerde çözüm her zaman sandıktır. Darbe çözüm değil” demiştir her konuşmasında. “Darbeci geleneğin artık kökleri kazınmalı ve silinmelidir. Kim darbeciliğe destek veriyorsa demokrasi ve ülke düşmanıdır.” dedi. Şehit Liderimiz asker - siyaset ilişkilerinin normal demokratik rejimde nasıl olması gerekirse öyle olmasını isterdi. “Asker kışlasında olmalı, siyasete müdahale etmemeli ve siyasete bulaşmamalı” derdi. Ordu siyasete müdahale ederse bunun demokrasiye zarar verdiğini her yerde açıkça söylemiştir. Şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu, 12 Eylül sürecini takip eden “1993 Örtülü Darbe”sinde, bu sürecin devamı olan “28 Şubat” ve sonrasında yine demokrasiye ve milli iradeye sahip çıkarak, Türk demokrasi ve siyasi tarihine yiğit bir lider, gerçek bir “siyaset ve devlet adamı” olarak geçmişti. 

Patronlar Kulübü TÜSİAD’ın da içinde yer aldığı “Beşli Çete” denilen, Genelkurmay Karargâhı ile irtibatlı sivil ihtilal kuvvetlerinin ve ordu içindeki mezhepçi cuntaların, anti demokratik baskıları nedeniyle ancak 11 ay sürebilen Refah – Yol hükümetinin ve her kesimin darbeyi konuştuğu, “asker yönetime el koyacak” dediği 1997 Haziran’ında “Türkiye İran olmayacak, Cezayir olmayacak, ama Suriye olmasına da biz asla izin vermeyeceğiz” diyerek Türkiye’yi faşist bir askeri darbeden kurtarmış, ulusalcı militarizmin oyununu bozmuş, darbe senaryolarını boşa çıkarmış, MDD’ci (Milli Demokratik Devrim) ve mezhepçi karanlık yapıların maskelerini düşürmüştü.

Rahmetli Erbakan başbakandı. Tansu Çiller yardımcısıydı. Onlar başbakanlık binasında korku içinde endişe içinde gelişmeleri takip ederken, Muhsin Başkan 12 Haziran 1997 günü Başbakanlık önünde tarihi “Türkiye’yi Suriye yaptırmayacağız” açıklamasını yapmıştır. Bin yıllar geçse de bu sözler asla unutulmayacaktır.

BAAS rejimi peşinde koşan Laikçi – faşistlere, Neomaoculara, kartel medyasına, askeri darbeye çağıran sivil ihtilal kuvvetlerine meydan okuyor, asker kışlasına “Darbeye geçit yok!” diyordu.

Muhsin Başkan ve kadrosu ordu içindeki Baascı zihniyete sahip cuntacılara meydan okumuş, bürokratik oligarşiye karşı dik durmuş ve Türkiye’yi o dönemde faşist bir darbeden kurtarmıştır.

REFAH-YOL, ABD VE İSRAİL İÇİN TEHLİKELİ

ABD ise, 8 Temmuz 1996’da mecliste güvenoyu aldıktan sonra çalışmalara başlayan Refah-Yol Hükümetini çıkarları için tehlike görmüştü. Hemen aleyhine çalışmalara başlayacaktı. Hükümet güvenoyu aldıktan 10 gün sonra 18 Temmuz Perşembe günü Washington’da İsrail lobilerinin merkez üssü olan Washington Institute’de gizli bir toplantı yapıyordu. Toplantıya Refah-Yol döneminde TSK’ya danışmanlık yapan Musevi enstitüsünün başında olan aslen Yahudi olan (Alan Makovsky) vb. çeşitli diplomatik görevler yapan isimlerle, Türkiye masasına bakan dışişleri mensupları ve CIA elemanları katılıyordu. Konu; “İslamcı Başbakan Necmettin Erbakan yönetimindeki Yeni Türk Hükümeti”…

Washington’daki Musevi Enstitüsünün konuşmacıları ajan diplomat ve bu enstitünün kıdemli üyesi denen Alan Makovsky ve RAND Corporation kıdemli üyesi Lan Lesser idi. Konuşmacılar da katılanlar da Türkiye düşmanı kişilerdi. Toplantının ana konusu Refah-Yol Hükümeti, amaçlanan ise Erbakan’ın başbakanlıktan düşürülmesi, hükümetin yıkılması idi.

Washington’da Türkiye ile ilgili toplantılar her ay düzenli bir şekilde yapılıyordu. 10 Ekim 1996 tarihinde ABD Dışişleri Bakanı, Ankara’daki elçiliğine gönderdiği yazıda; Refah-Yol Hükümetinin ABD çıkarlarında darbe vurduğu, bu hükümetin düşmesi için her türlü çalışmaların yürütülmesi, özellikle askerleri devreye sokarak, bu hükümetin devrilmesi isteniyordu.

14 Kasım 1996 tarihinde Yahudi tarihçi Bernard Lewis, Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir’in davetlisi olarak Genelkurmayı ziyaret ediyor, Refah-Yol Hükümeti’nin devrilmesi başta olmak üzere, birçok hassas konularda Çevik Bir ile görüşmeler yapıyordu Bu gizli ve karanlık görüşme, Org Çevik Bir’in makamında yapılmıştı.

Org. Bir, Lewis’e; “Erbakan’ın kadrolaşmakla meşgul olduğunu ABD’nin Refah Partisi ile iyi ilişkiler kurmasının büyük hata olacağını ABD’nin gelişmeleri sadece seyrettiğini. Türkiye’yi desteklemesi gerektiğini” söylüyordu. Aynı zamanda Prof. Lewis’in; “Türkiye’nin ancak asker güdümünde kalırsa modern ve batının yanında bir ülke olabileceği” paradigmasını tüm batıya armağan eden isim olduğunu eklemeli.

Org. Çevik Bir başta olmak üzere, bazı üst düzey generaller Bernard Lewis’e “ABD’nin sürece müdahale etmesini, gelişmelere seyirci kalmamasını” söylüyorlardı. Türkiye’de görev yapan Ajan diplomatlar (Büyükelçiler) Bernard Lewis gibi karanlık adamlar CIA’nın istasyon şefleri rahat bir şekilde Genelkurmay Başkanlarıyla, kuvvet komutanlarıyla, karargahta stratejik görevde bulunan generaller ile her konuda görüşmeler yapıyor, onlara ABD çıkarları doğrultusunda neler yapması gerektiğini anlatıyorlardı.

Amerikan yönetiminin, Refah-Yol Hükümetinden duyduğu rahatsızlık, Aralık 1996’da üst üste yaptığı birçok toplantılarda görülecekti. Washington ve Pentagon Türkiye deki işbirlikçilerine “ne pahasına olursa olsun bu hükümeti düşürün biz arkanızdayız” diyordu. ABD yönetimi, Refah-Yol hükümetinden kurtulmak için Türk Genelkurmayından medet umuyordu. Pentagon, NATO açıkça devredeydi. ABD’li generaller Türk generallerle çeşitli zamanlarda bir araya gelerek Refah-Yol hükümetinin izlediği dış politikanın ABD politikalarıyla uyuşmadığı bunun mutlaka önüne geçilmesi lazım geldiği izah edilerek hükümet üzerinde baskı kurmaları isteniyordu.    

Anti-demokratik 28 Şubat 1997 kararlarının alınmasından 12 gün sonra, 12 Mart 1997 Cumartesi günü Washington’da, Dışişleri bakanlığı binasının 7. katında, Türkiye ile ilgili yine gizli bir toplantı yapılıyordu. Bu toplantı, 28 Şubat kararlarından iki hafta sonra yapılıyordu. 

Bu toplantıya Türkiye’de görev yapan ajan diplomatlar, CIA’nın istasyon şefleri, derin Amerika’nın en önemli adamlarından olan “karanlıklar prensi” olarak bilinen Richard Perle, Türk Genelkurmayıyla çok yakın ilişkileri olduğu söylenen, İsrail lobisinin beyni tarihçi-akademisyen Bernard Lewis, Dışişleri bakanlığı siyasi planlama dairesinde görev yapan öğretim üyesi Henri Barkey, önde gelen Neocon’lardan Paul Wolfowitz ve ABD’deki İsrail lobisinin düşünce kuruluşu Washington Institute’in Türkiye bölümünün başında olan ABD’nin eski Ankara büyükelçisi Alan Makovsky vardı.

Bu toplantıya katıların çoğu Yahudi kökenli ve İsrail çıkarlarını her zaman ön planda tutan Neoconlardı. Hepsi azılı birer Türk-İslam düşmanlarıydı. Siyaset sahnesinde Bernard Lewis, bir İsrail Şahini, İsrail’e yönelik her eleştiri ona göre Yahudi düşmanlığı ile özdeşti. İsrail’in çıkarlarını her şeyin üstünde gören Lewis için İslamiyet ve İslam alemi, hep öteki, hem de düşmandır. Makovsky gibi, Lewis de Genelkurmay karargahının ve Türk derin oligarşinin en muteber adamlarındandı.

O karanlık 12 Mart toplantısından çıkan genel eğilimi gazeteci Cengiz Çandar, Neşe Düzel’e verdiği, 16 Nisan 2012 tarihli Taraf gazetesinde yayınlanan röportajında şöyle özetliyordu: “Doğrudan askeri bir darbe olmadan bu hükümet gitmeli” Çandar’a göre Washington Erbakan’ın dış politikasından endişe duyuyordu.

ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright da Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip ediyordu. 13 Haziran 1997’de darbe olacak söylentileri ve aynı gün Albright’ın Türk Genelkurmayına yönelik “darbesiz düşürün” sözleri siyasi kulislerde konuşuluyordu.

Amerika ve NATO yetkilileri, askeri müdahale olmadan hükümetin yıkılmasının, Amerikan çıkarları açısından daha faydalı olduğunu düşünüyorlardı. Kimi dış politika stratejistlerine göre, Amerika ve NATO izin vermeden, askerler darbe yapamazdı.

18 Haziran’da Başbakan Necmettin Erbakan’ın istifa etmesi sonucunda Cumhurbaşkanı Demirel’in de Hükümeti kurma görevini DYP lideri Tansu Çiller’e değil de ANAP lideri Mesut Yılmaz’a vermesi sonucunda Refah-Yol Hükümeti’nin yıkılması, Türkiye’de hakim sınıfları burjuvaziyi memnun ettiği gibi dışarıda ABD ve İsrail’i memnun etmişti.

28 ŞUBATÇILAR İSRAİL’İ ZİYARET ETTİ

28 Şubat darbesinde ABD ve İsrail’in büyük rolü vardı. 28 Şubat aktörlerinin en sıkı fıkı olduğu ülkeler İsrail ve ABD idi. Amerikalı ve İsrailli silah tekelleri Türk Genelkurmayın da kendileriyle işbirliği yapan Genelkurmay 2. Başkanı Org. Çevik Bir ve diğer bazı generalleri kendi adamları gibi görüyor ve hareket ediyordu. 28 Şubat darbesi en çok Türk silah sanayisini vururken en kazançlı çıkanlar ise hiç şüphesiz Amerikalı ve İsrailli silah tekelleriydi. Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir daha Refah - Yol hükümeti ortada yokken Mesut Yılmaz’ın Başbakanlık yaptığı 3 ay süren Ana-Yol Hükümeti döneminde Başbakan’a, Milli Savunma Bakanı’na bile haber vermeden, İsrail’e giderek 23 Şubat 1996’da İsrail Savunma Bakanlığı ile askeri anlaşmalar yapıyordu. Bu anlaşmadan, Türk kamuoyunun haberi, İsrail medyasının bu anlaşmaları yazmasından sonra olacaktı.

ABD’deki Musevi lobilerinin ve İsrailli silah tüccarlarının en sevdiği askerlerin başında Org. Çevik Bir geliyordu. Çünkü İsrail ile yapılan askeri anlaşmaların başında hep Org. Çevik Bir vardı. Org. Çevik Bir 28 Şubat 1997 kararlarından 4 gün önce Genelkurmay Başkanı Org İsmail Hakkı Karadayı ile birlikte İsrail’i ziyaret edeceklerdi. Bu ikili İsrail ziyareti öncesi ABD’yi de ziyaret etmişlerdi.

İsrail ziyareti öncesi Genelkurmay Başkanı Org. Karadayı basına bir açıklama yaparak, Refah - Yol hükümetini direk hedef alan “İsrail gezime kimse engel olamaz, kimseden bu konuda izin almam”  açıklamasını yapıyordu. Anayasa gereği, Hükümete bağlı olan Genelkurmay Başkanı, Başbakan ile görüşmeye lüzum görmediğini ona bilgi vermek zorunda olmadığını ifade ediyordu. Açıkçası, Başbakanı takmıyor, hükümete posta koyuyordu.

İsrail ile ilişkilerde hükümetin aksine Generaller söz sahibi idiler.  Genelkurmay; kendini milli iradenin üstünde görüyordu, askerlere göre, Genelkurmay; “Hükümetler üstüydü.” 24-27 Şubat 1997 tarihleri arasında İsrail’i ziyaret eden Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı İsrail’i ziyaret eden ilk Türk Genelkurmay Başkanı idi. 28 Şubat kararlarından sonrada bazı Genelkurmay Başkanları ve bazı Kuvvet komutanları İsrail’i ziyaret etmeye devam etmişlerdi. İsrail’i ziyaret edenler arasında 28 Şubat darbesinin ve BÇG nin mimarı olarak bilinen Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya da vardı.

Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı, İsrail’den döndükten bir gün sonra 28 Şubat 1997 günü yapılan tarihi MGK toplantısına katılmıştı. Türk siyasetini ve toplumu derinden etkileyen o faşist kararların ABD ve İsrail gezilerinin ardından alınması, kamuoyunda haklı olarak, bu kararların alınmasında “dış faktörler var, ABD ve İsrail’in eli var” kuşkularına sebebiyet vermişti. Alınan 28 Şubat kararlarını ABD, İsrail ve AB ülkelerinin desteklemesi bu kuşkuların haklı olduğunu, ortaya koyacaktı.

Genelkurmay Başkanı Org İsmail Hakkı Karadayı 2. Başkanı Org Çevik Bir, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya İsrail ziyaretlerinde İsrail’in büyük bir dost ve müttefik ülke olduğunu ve İsrail ile her alanda işbirliği yapmakta büyük fayda olduğuna ve İsrail’in dostluğuna büyük önem verdiklerini altını çize çize ifade etmişlerdi. İsrail hükümeti İsrail ve ABD taraftarı Türk generallerin ziyaretlerinden ve onların açıklamalarından duydukları memnuniyeti yaptıkları açıklamalarda onları överek ortaya koymuşlardı. Ordu içindeki sol cuntaların da İsrail ile ilişkisi vardı.

MUHSİN YAZICIOĞLU: YENİ HÜKÜMET TEKELLERİN HÜKÜMETİDİR

28 Şubat süreci ile Türkiye büyük ekonomik ve siyasi bunalımlara girdi. 28 Şubat’ın ardından daha 5 yıl geçmeden iç borç 20 Milyar dolardan 120 milyar dolara çıkmıştır.

28 Şubat Türkiye’yi 2000-2001 finans krizlerine de sürüklemiştir. Büyük ekonomik krizler bu süreçle ortaya çıkmıştır ve bu süreçle devlet kurumları da büyük yara almıştır. En çok da yargı zarar görmüştür. Refah – Yol Hükümetinin yıkılmasından sonra 28 Şubat sürecini emir ve komuta eden süreci yöneten Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel hükümeti kurma görevini temayüllere aykırı olarak Çiller’e değil, Yılmaz’a verdi. Yılmaz ANAP, DSP ve DTP’nin katılımı ve CHP’nin dışarıdan desteğiyle, 30 Haziran 1997 tarihinde ANASOL-D hükümetini kurdu. ANASOL-D, 259 red oyuna karşılık 281 kabul oyuyla 12 Temmuz 1997 tarihinde görevine başladı. ANASOL-D oligarşik ve bürokratik zihniyetin temsilcilerinden ve yandaşlarından destek gördü. Şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu, yeni hükümeti tekelci sermayenin hükümeti olarak değerlendiriyor, şunları söylüyordu:

“Türkiye’nin İran yapılmak istendiğini söyleyenlerin Suriye modeli bir dikta yönetimi için uğraştığını gördük ve deşifre ettik” diyen Muhsin Başkan bu sözleri sarf ettiği günlerde ülkenin direk bir darbeyi atlattığını belirtiyordu. Daha yumuşak bir geçişle örtülü bir darbe yapıldığını belirten Muhsin Başkan, ANASOL- D’yi de iktidara jakoben seçkinci anlayışın getirdiğini direk ifade ediyordu.

Muhsin Başkan 18 Ekim 1997 tarihli gündüz gazetesinde manşetten verilen açıklamalarında şunları anlatıyordu: “ANASOL-D iktidarı gücünün milletten almadı. Silahsal çoğunluk ve Çankaya’nın etkisiyle kuruldu. Bu hükümet millete dayanarak kurulmuş değildir. Önce silahsal çoğunluğu sonra Çankaya devresiyle siyasal çoğunluğu ardından da yapılan transferle sayısal çoğunluğu elde eden bir hükümettir. Milli iradeyi değil, tekelci sermaye ve egemen güçleri temsil etmektedir. Anti demokratiktir. Arkasında küresel odaklar baronlar vardır.”

DARBECİ GENERALLER EMEKLİ EDİLMELİ

Faşist 28 Şubat kararlarından günler önce şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu; “28 Şubat’ta kıyamet kopacak” diyen, 28 Şubat 1997’de yapılan MGK toplantısında antidemokratik kararları aldıran, milli iradeye baskı uygulayan, demokrasi dışı arayışlarda bulunan generallerin mutlaka emekli edilmesini istemiş, bu isteğini dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan ve Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’e iletmişti. Fakat Başbakan Erbakan, “Cumhurbaşkanı Demirel bunu kabul etmez” diyerek, generalleri emekliliğe sevk edememişti.

Eski Başbakanlardan Tansu Çiller 19 Aralık 2014 Cuma günü verdiği ifadede  "28 Şubat bir darbedir. Geleneksel bir darbe gibi olmayabilir, ama bu darbedir. Klasik anlamda bir darbe olmasa da özde bir darbedir" demiştir.       

28 ŞUBAT’TA DİK DURAN BBP, HAVASINI ATAN İSE 28 ŞUBAT’IN ÜRÜNÜ AKP

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ondan önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, bazı AKP yöneticileri, Meclis Başkanı Cemil Çiçek ve bugün AKP hükümetinde bakanlık yapan bazıları, yapmış olan bazıları, halen milletvekili olan bazıları, milletvekilliği yapmış olanlardan bazıları, AKP kurucularının birçoğu o zaman Refah Partisi’nde siyaset yapıyorlardı. Kimileri bakan, kimileri milletvekili ve belediye başkanıydı. Hepsi o dönemin canlı şahitleri çoğu yaşıyor.

Muhsin Başkan 28 Şubat sürecinde iş başında olan Refah – Yol hükümetine baskı yapan, tehdit eden askeri vesayete ve demokrasi dışı arayışlarda bulunan asker – sivil karışımı güçlere, çetelere dikilirken, şimdi demokrasi havarisi kesilen, AKP içerisinde siyaset yapan, hükümette görev yapan hatta şimdi parti devletinin cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan ve onun gibilerinin sesi çıkmıyordu. Bazı milletvekilleri ve siyasiler valizlerini hazırlamış, yurtdışına çıkma hazırlıkları yapıyorlardı. Abdullah Gül, Bülent Arınç ve diğerleri! Gerçekleri gizlemeyin!

BBP’den başka 28 Şubat’ta askeri vesayete Çevik Bir vb. egemen güçlerin çıkar çevrelerinin adamlarına generallerine dikilen yoktu. Muhsin Başkan, 28 Şubat sürecinde egemen güçlere ve çıkar çevrelerine meydan okurken, askeri vesayete karşı çıkarken, demokrasi dışı arayışlara tavır koyarken, Tayyip Erdoğan, İstanbul Belediyesi’nde ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ni yapmış Morton Abramowitz, ABD konsolosları ile ajan diplomatlarla görüşüyor, Rahmetli Erbakan Hoca’nın altını oymaya çalışıyordu.

“Kravatlı ve çağdaş görünümlü Erdoğan’ı, Erbakan’a tercih ederim”. Bu sözler Abramowitz’e aittir.

BBP, 28 Şubat sürecinde ve e – muhtıra süreçlerinde hep demokrasinin ve milli iradenin yanında yer aldı. Şimdi 28 Şubat konuşulduğunda “demokrasi havarisi” kesilen, özellikle bazı siyasetçiler o süreçte yurtdışına çıkma hazırlıkları yaparken, kimileri de bazı medya patronlarına ve askerlere yalakalık yapıyordu.

Muhsin Başkan her dönemde ülkenin birlik ve beraberliğinden yana olan, kamplaşmaya, cepheleşmeye, kutuplaşmaya karşı çıktı. Milletin inanç ve değerlerini her şartta savundu. Demokrasi ve milli irade düşmanlarının baskılarına, dayatmalarına boyun eğmedi, ilkeli, seviyeli, tutarlı bir siyaset adamı olarak milletin gönlünde yer aldı.

Muhsin Başkan, demokrasiye ve millet iradesine sahip çıkan bilge tavrını, Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın kaleme aldığı, açıkça demokrasiye bir müdahale olan, 27 Nisan 2007’deki e-muhtıraya, hükümetten önce karşı çıkarak sürdürmüş ve anti-demokratik e-muhtıraya ilk karşı çıkan siyasi lider olmuştur. Rahmetli liderimiz “demokrasi ve hukuk dışı hiçbir tasarruf ve dayatmaya destek vermeyeceğiz.” demiştir.

TÜRKİYE’Yİ BAASÇI DARBEDEN BBP KURTARDI

28 Şubat sürecinde ifade ettiği “Türkiye’nin Suriye yapılmasına izin vermeyeceğiz” sözlerini 27 Nisan ( 2007) e-muhtırası verildikten sonra da şu sözlerle tekrarlayacaktı: “Türkiye’nin birliğini savunduk, vatanın bölünmezliğini savunduk, Türkiye İran olmaz, Cezayir de olmaz ama Suriye yapılmasına da biz müsaade etmeyeceğiz. Şimdi yine birileri Türkiye’de senaryolar yazdı, muhtıralar verildi. BBP yine herkesten farklı, omurgalı durdu. Hem darbecilere karşı çıktı hem de milli iradenin yanında yer aldı.

O dönemde oynanan oyunlara, kendilerini millet iradesinin üstünde gören atanmışların tavırlarına karşı herkesin şok yaşadığı bir demde en sert eleştiriyle karşılık veren şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu, bu toprakların milli şuur ve tarih bilincini bir kere daha ortaya koymuştur. Yakın politik tarihimizde yer alan olaylara göstermiş olduğu tavırlar O’nun bir bilge lider oluşunu ve ülkücü duruşunu göstermektedir.

12 Eylül faşizminde, 28 Şubat sürecinde ve e-muhtıra süreçlerinde hep demokrasinin ve milli iradenin yanında yer aldı. Şimdi 28 Şubat konuşulduğunda “demokrasi havarisi” kesilen, özellikle bazı siyasetçiler o süreçte yurtdışına çıkma hazırlıkları yaparken, kimileri de bazı medya patronlarına ve askerlere yalakalık yapıyordu.

Muhsin Başkan ve kadrosu ordu içindeki Baas’çı zihniyete sahip cuntacılara meydan okumuş, bürokratik oligarşiye karşı dik durmuş ve Türkiye’yi o dönemde faşist bir darbeden kurtarmıştır. Muhsin Başkan, Çevik Bir ve onun temsil ettiği şürekâya, darbe severlere, Türk demokrasi tarihine şerefle geçen, “namlusunu milletine çevirmiş tankı asla selamlamam” ve “Türkiye’yi Suriye yaptırmayacağız” açıklamalarını yapmıştır. Bin yıllar geçse de bu sözler asla unutulmayacaktır.

Her konuşmasında “Darbeci geleneğin artık kökleri kazınmalı ve silinmelidir. Kim darbeciliğe destek veriyorsa demokrasi ve ülke düşmanıdır.” demiştir. Muhsin Başkan özellikle darbecilerin peşinde koşan postal yalayıcılığı yapan “orada burada paşam, paşam” diye dolaşan darbecilere çanak tutan yağcılığını yapan kirli kirlenmiş politikacılardan nefret ederdi. Ordu içindeki, cuntalara karşı çıkmış ve mücadele etmiştir. Ülkemizde yapılan bütün askeri darbe ve muhtıraların demokrasiye büyük zarar verdiğini ülkemizi geriye götürdüğünü savunmuştur. Orduyu göreve çağıran  askeri militarizme selam gönderen sivillerinde darbeci zihniyete sahip askerlerden farklı olmadığına inanıyordu.

Ordu - Siyaset ilişkileri ne kadar sağlıklı ve düzgün olursa demokrasinin kökleşmesi o kadar sıhhatli ve güçlü olur diye düşünüyordu. Militarist bir rejim peşinde koşan statükocu çevrelere “Ordu, siyaset dışı kalmalıdır.” sözünü sürekli olarak tekrarlar ve tarihi uyarılarda bulunurdu. Askeri vesayete ve ulusalcı militarizme karşı çıkıyor, bürokratik oligarşiyle mücadele ediyor, milli iradeyi ve katılımcı demokrasiyi savunuyordu. Ona göre aslolan vesayetçiliği mahkûm etmekti. Vesayetçilik son bulmadıkça Türk demokrasisinin gelişemeyeceğini düşünüyordu.

Muhsin Başkan, 1960’dan bu yana yapılan darbe, darbe girişimleri ve muhtıraların, TBMM’de bir komisyon oluşturularak araştırılmasını istiyordu. “Meclis darbelere el koymalı ve darbe dönemleri kapanmalı, kimse bir daha demokrasi dışı arayışlara yönelmemeli, darbeciler, cuntacılar halka hesap vermeli, yargılanmalı” diyordu.

Muhsin Başkan yargının siyasallaşmasına hep karşı çıktı. İktidarlarında, yargıya müdahalesini yanlış buldu. Yargı siyasete karışmamalı, siyasetçilerde yargıya baskı yapmamalı fikrini her zaman, her platformda dile getirdi. Yargının siyaseti kuşatmasına, siyasetinde yargıyı kuşatmasına daima demokrasi ve millet adına karşı çıktı. Hak ve hürriyetlerin korunması ve genişletilmesi yönünde bir tutum aldı demokratik ve sivil bir anayasa istiyordu.

DÜN BÇG VARDI, BUGÜN “SARAY ÇALIŞMA GRUBU” VAR

12 Mart öncesi Hava, Kara ve Deniz Kuvvetleri’nde kurulan “Devrimci Çalışma Meclisi”, “Batur Çalışma Grubu” ile Temmuz 1978’de, Genelkurmay karargahında kurulan “Saltık Çalışma Grubu” 28 Şubat sürecinde TSK içinde kurulan “Batı Çalışma Grubu” ve devamında 1. Ordu’da kurulan “Doğu Çalışma Grubu” arasında hiçbir fark yoktur. Anti demokratik çalışma grupları bugünde varlığını devam ettirmektedir.

28 Şubat sürecinde “Batı Çalışma grubu” (BÇG) 2003 başlarında MDD’ci Baasçı zihniyete sahip “Doğan Çalışma grubu” (DÇG), 2014’ün Türkiye’sinde ise Tayyibizme bağlı “Saray Çalışma Grubu” (SÇG) diğer adı Cemaatlerle mücadele grubu…” yani muhafazakar geçinen AKP iktidarında mütedeyyin insanlar tehdit olarak algılanıyor, fişleniyor, MGK toplantılarına konu oluyor, sistemin Kırmızı Kitapçığına yerleştiriliyor.

Bütün bu illegal çalışma grupları hukuk dışıdır, demokrasi düşmanıdır. Faşist, militarist totaliter zihniyete sahip kirli, karanlık ve anti demokratik çalışma gruplarıdır.

28 Şubat sürecinde BÇG vardı, bugün ise “Saray Çalışma Grubu” vardır. Parti devletinin başkanı, kızıl faşist Putin’e özenen Erdoğan’dan talimat alan Saray Prensleri, Saray komiserleri, sarayın havuzcuları demokrasiye dönük algı operasyonlarına devam ediyorlar.

Sovyetler parti devletiydi; Çin, Kuzey Kore parti devletidir. Suriye, parti devletidir. AKP’nin “ileri demokrasisi” palavradır. AKP Ortadoğu’daki kapalı rejimlere, muhaberat rejimlerine özenmektedir.

Parti devletinin medyası Pravdası hükümeti düştüğü vahim durumdan kurtarmak için parti devletinin muhalif medyaya yönelik kirli operasyonlarına destek veriyor, yalanlarla dolanlarla gerçekleri karartmaya, kapatmaya çalışıyorlar.

Nasıl 28 Şubatçılar yargılanıyorsa, 12 Eylülcüler yargılanıyorsa bir gün muhakkak parti devletini inşa etmek isteyenler de yargılanacaklardır. Ortada sözde bir hükümet var. Ahmet Davutoğlu Erdoğan ne diyorsa onu yapıyor. Etkisi yok,  kukla vaziyetindedir.

Hukuk devleti parti devletine dönüştürülmeye çalışılıyor. AKP yargısı Erdoğan ailesini, AKP’li hırsızları, çeteleri korumak için özel kanunlar çıkartıyor. Özel amaçla çıkarılan yasalar adalete güveni sarsıyor. AKP kendi paralel devletini kurmaya çalışıyor.

Şunda AKP tek parti tek parti dönemine özenmiştir. Tek parti dönemindeki CHP neyse bugün de AKP odur. Tek parti devleti inşa edilmeye çalışılıyor.

28 ŞUBAT’TA “BÇG” VE GENELKURMAY MANŞET ATTIRIYORDU, BUGÜN İSE SARAY, BAŞBAKANLIK VE MİT ATTIRIYOR

28 Şubat sürecinde medya bürokratik oligarşinin emrindeydi, bugün de parti devleti yolunda hızla ilerleyen AKP’nin emrinde. 28 Şubat sürecinde Genelkurmay karargâhı ve BÇG, yazılı ve görsel basını besliyordu. Şimdi ise AKP hükümeti ve onun özel karargâhları MİT ve statükonun emrindekiler besliyor. 28 Şubat sürecinde Genelkurmay karargâhı ile kartel medyası arasında karşılıklı turlar yapılıyordu. Şimdi Başbakanlık – Balgat – Yenimahalle arasında özel turlar, seferler yapılıyor. 28 Şubat sürecinde, brifingler ve kulaklara fısıldanan bilgilerle Genelkurmay karargâhı merkez medyayı hükümete karşı kullanıyor ve yönlendiriyordu. Şimdi ise otoriter AKP zihniyeti AKP karşıtı muhalefeti susturmak için satın aldığı havuz medyasını ve devlet gücünü kullanıyor. Devlet gücünü kullanarak muhalifleri sindirmek istiyor.

Parti devletinin buyruğuyla manşet atıp, yazı yazan İstihbaratın oyuncağı olmuş sözde gazeteci yazarlar var. Hazırlanan algı operasyonlarının metinleri, senaryoları Saray / Başbakanlık / MİT üçlüsü tarafından parti medyasına elden teslim ediliyor. Parti memuru / görevli memurlar, parti devleti” modeliyle “şerik kabul etmez” bir puta tutunanlar, medya içinde eşi benzeri görülmemiş bir mekanizma inşa ettiler. Saraya bağlı  “Pravda”lar medyayı sardı.

Tek–adam yönetimi hepimizin vergileriyle finanse edilen devlet radyo ve televizyonunu kendi borazanı gibi kullanmaktadır. TRT parti devletinin, haram sarayın sesi olmuştur. Saraydan atanan parti komiserleri medyayı denetlemektedir. Saray ve iktidar aleyhine yazan özgür basın susmayacak diyenlere linç kampanyaları düzenleniyor. 

AKP memurları, medyayı her alanda denetlemeye devam ediyorlar. Hükümet aleyhine haberleri hemen “Alo Fatihlerle, Mehmetlerle, Mustafalarla ” sansürletmeye çalışıyorlar. Erdoğan karşıtı, muhalif olanları not etmeye, onları susturmaya çalışıyorlar. Türk medyasının düşürüldüğü hâl bu.

28 Şubat 1997 yılındaki MGK’da sözde irtica iç tehdit olarak gösterildi. 2015 Türkiyesi’nde AKP sayesinde 30 Ekim 2014 tarihli MGK toplantısında dindarlar kırmızı kitaba girdi.

28 Şubatçılar “dinci akımlar PKK’dan daha tehlikeli” derken, AKP hükümeti de terör örgütü PKK ile müzakere yapıyor, aynen 28 Şubatçılar gibi mütedeyyin insanları tehdit olarak görüyor.

28 Şubatçılar bugün AKP ile kol kola. Doğu Perinçek, Çetin Doğan, Çevik Bir vb laikçi – faşizan zihniyete sahip 28 Şubatçılar AKP’nin yeni müttefikidir. “Cemaatlerin, tarikatların kökünü kazıyacağız” diyen Doğu Perinçek, “AKP ile birçok noktada paraleliz.” diyor.

28 Şubatçılar, AKP’nin mütedeyyin insanlara ve kendisi gibi düşünmeyen demokrasiyi savunan, “sivil siyaset ve özgürlükçü demokrasi, özgür basın” diyenlere karşı yürüttüğü faşist operasyonlardan çok memnunlar. 28 Şubatçılar memnuniyetlerini “dün düşmanımız bugün dostumuz”, “aynı saftayız” dedikleri Erdoğan’a dizdikleri övgülerle göstermekteler.

Maoist / MDD’ci Doğu Perinçek, cezaevinden çıkışı esnasında “Cemaatlerin kökünü kazıyacağız.” demişti. Ardından, “Cemaatlerle mücadelede Tayyip Erdoğan ile beraber olacağız.” diyerek AKP’nin yeni yol arkadaşı olmuştur.

Ergenekon, Balyoz, KCK sanıkları bile kıymete bindi. Demokrasi düşmanları, demokrasi dışı arayışlarda bulunan karanlık çevreler ‘derin cemaatler ve tarikatlar analizlerini’ havuz medyasıyla paylaşıyorlar. Kartel medyası, havuz medyası milli ve yerli düşünenlere karşı ittifak halindeler. 28 Şubat’ta BÇG’nin başında olan Güven Erkaya yaşasaydı, hükümet medyası kendisiyle günler süren yazı dizisi yapar, irtica adı altında mütedeyyin kesimlerle nasıl mücadele ettiğini onlara keyifle anlatırdı.

3. BÖLÜM VE SON



FOTO GALERİ


GENEL MERKEZ
HABER BÜLTENİ