Büyük Birlik Partisi

GENEL MERKEZ GÜNDEMİ

2017-04-25 15:02:34

HAKKI ÖZNUR: TÜRKİYE’Yİ BAAS’ÇI DARBEDEN MUHSİN BAŞKAN KURTARDI

HAKKI ÖZNUR: TÜRKİYE’Yİ BAAS’ÇI DARBEDEN MUHSİN BAŞKAN KURTARDI.
HAKKI ÖZNUR: TÜRKİYE’Yİ BAAS’ÇI DARBEDEN MUHSİN BAŞKAN KURTARDI
HAKKI ÖZNUR: TÜRKİYE’Yİ BAAS’ÇI DARBEDEN MUHSİN BAŞKAN KURTARDI.

 

  Ülkücü fikir ve siyaset adamı BBP YİK Başkanı Hakkı Öznur’un ATO’da verdiği 28 Şubat’la ilgili konferansın 2. bölümü:

BÜROKRATİK OLİGARŞİ BASKIYLA 28 ŞUBAT KARARLARINI ALDIRTTILAR

Org. Çevik Bir gibi, 28 Şubat’ın önemli aktörlerinden Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya da, 28 Şubat 1997 kararlarından 4 gün önce, “dinci akımlar, PKK’dan daha tehlikeli” diyordu.  Genelkurmay karargâhı, sivil iktidara, “psikolojik savaş” operasyonları yaptı. Katı laikçi Oramiral Güven Erkaya, hükümete en radikal çıkışları yapan, MGK toplantılarında Başbakan Necmettin Erbakan ve diğer bakanlara haddini aşan ve en sert sözleri sarfeden, Refah-Yol hükümetinden nefret eden bir orgeneraldi.

Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir, Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak ve diğer Refah-Yol karşıtı kadronun beyni, kimi çevrelere göre BÇG’nin de mimarı olan Güven Erkayay’dı. Anayasa gereği, sivil otoriteye bağlı olan askeri bürokrasi, ne anayasa, ne hukuk, dinledi. Bazı generaller (Doğu Silahçıoğlu, Osman Özbek, Doğu Aktulga vb.), görev alanlarının dışına çıkıp,  hükümeti aşağılayıp siyasete müdahale ettiler.

Başbakan Erbakan 28 Şubat kararlarına direnemeyip, imzalamakla yetindi. Hükümet, MGK’ya boyun eğmişti. Bu atmosferde tek yürekli ses, sivil ve demokratik çıkış şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu’ndan geldi. Muhsin Başkan kararları “örtülü darbe” olarak nitelendirdi. Muhsin Başkan bu kararlar ancak demokrasi ve özgürlükle düşmanı dikta rejimlerinde uygulanır diyerek karşı çıktı. Muhsin Başkan şunları söyledi:

“Eskilerde CHP+ordu iktidar denilirdi. Şimdi ise basın+ordu iktidardır. Bugün ülkemizde demokrasi düşmanı iç savaş tahrikçisi karanlık güç odakları memleketimizi kaosa sürükleyerek, darbelere zemin hazırlamak istiyor. Artık milletimizin darbelere, cuntalara değil, demokrasiye ihtiyacı vardır. Demokrasinin ve onun uygulayıcısı olan sivil otoritenin üstünde hiçbir otorite olamaz. Milli iradenin temsilcisi olan meclisin üstünde başka bir irade olamaz.

BBP lideri Başbakan Erbakan’a anti demokratik 28 Şubat kararlarını imzalamamasını ve kararları baskıyla imzalatmaya çalışan generalleri emekli etmesini, aksi taktirde bu hükümetin fazla uzun ömürlü olmayacağını baş başa yaptıkları görüşmede yüzüne söyledi.

28 ŞUBAT KARARLARI ANTİ DEMOKRATİKTİR

Muhsin Başkan 28 Şubat kararları ile ilgili şunları söyledi:

“28 Şubat süreci bir Milli Güvenlik Kurulu kararlarının adıdır. 28 Şubat 1997’de yapılan Milli Güvenlik Kurulu’nda 18 maddelik bir karar alındı. Ben bu kararın imzalanmaması tarafında yer aldım. TBMM’ye getirilsin, bunlar okunsun, hatta bir güven oylaması yapılsın, ondan sonra da ülke için faydalı, hayırlı olan ne varsa kabul edilsin, olmayanlar da reddedilsin, diye savundum. Sonuna kadar bu hükümetin arkasında durduk. Biliyorsunuz havada ikmal diye bir şey yapıldı. Bir değişim yapıldı, o değişim sonrasında Sayın Demirel’e gidildi, Çiller’in başbakanlığında, aynı hükümetin bir değişik şekilde kurulması yönündeydi. İmza toplandı. Meclisin çoğunluğu imza attığı halde Sayın Cumhurbaşkanı yetkiyi Çiller’e vermedi.”

“28 Şubat sürecinde medya patronları bir yere çağrıldı, azarlandılar. Hangi köşe yazarının köşe yazacağına, hangisinin yurt dışına sürüleceğine onlar karar verdiler. Hakimler, savcılar bir yere toplandılar, onlara ayakta marş söylettiler. Fişlenen birçok insan, kamu görevinden uzaklaştırıldı. Birçok aile mağdur edildi, birçok insan bunun acısını çekti. Biz o dönemde de çok net bir şekilde, hiçbir yoruma meydan vermeyecek bir şekilde demokrasiden yana tavrımızı koyduk. Darbelerin karşısına çıktık. Darbe girişimlerine, cunta girişimlerine karşı çıktık.”

“Hatırlayacaksınız veya sonradan yapılan birtakım açıklamalarla da anlaşıldı, Haziran ayı başında bir darbe yapılacağı, artık herkese söyleniyordu. Böylesi bir ortamda Sayın Çiller ve Sayın Erbakan’la yaptığımız toplantıdan çıktığımızda bana soruldu. Ben dedim ki ‘Türkiye İran olmaz, Türkiye Cezayir olmaz, ama Türkiye’nin Suriye yapılmasına da biz müsaade etmeyiz.’ Bu kadar net bir tavır koydum. O zamanki 28 Şubat sürecinin hedefi, Suriye’de küçük bir azınlığın darbe yaparak yönetimi ele aldıktan sonra 27 yıl idare ettikleri gibi, Türkiye’yi de bir azınlığın eline vermekti. Biz bunu deşifre ettik. Bunu bildiğimizi ifade ettik. Bunu biliyoruz, fark ettik, bunun farkındayız, sizin ne yapacağınızın bilincindeyiz. Buna müsamaha göstermeyeceğiz, müsaade etmeyeceğiz, demiş oldum.”

“27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat’a; moderni, post moderni veya hangisi olursa olsun hepsine karşıyım. Türkiye artık darbeler ülkesi olmayacak, cuntalar ülkesi olmayacak, mafya ülkesi olmayacak. Buna karşı hep beraber demokrasinin, temel insan haklarının yanında yer almak zorundayız. Bu bir iktidar-muhalefet meselesi değildir, bu bir tercih meselesidir. Türkiye’nin tercihidir. Türkiye millet olarak bu tercihi yapmaz zorundadır. Kürdümüzle, Türkmenimizle, Alevimizle, Sünnimizle, kimimiz varsa hep beraber farklılıklarımızla birlikte kaliteli bir demokrasiyi yakalayıp hukukun üstünlüğüne dayanan bir anlayış içerisinde birlikte mutlu olmanın yolunu bulmak zorundayız. Bunu sağlamak mecburiyetindeyiz. Bu darbelerden geçmiyor, cuntalardan geçmiyor, mafyacılıktan geçmiyor, bundan sonrasında da geçmeyecektir, diyorum.”

MUHSİN BAŞKAN:  DEMOKRASİ DÜŞMANI GENERALLERİ DERHAL EMEKLİYE SEVKEDİN

28 Şubat 1997 tarihinde yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısından sonra, toplanan DYP’li bazı bakanlar, “bu bir muhtıradır” dediler. DYP lideri Tansu Çiller ise, Nisan ayında bir kararname hazırlayarak, Çevik Bir ve bazı generallerin görevin alınmasını planladı. DYP lideri Tansu Çiller, çok güvendiği Kilis Milletvekili ve Genelkurmay eski Başkanı Doğan Güreş’e bu konuyu açtığına, açacağına pişman oldu. Çiller, Güreş’e “generalleri emekli etsem, ihtilal olur mu paşam?” diye sordu. Güreş’in verdiği yanıt ise, Çiller’i sarstı.

DYP liderine, “yok ihtilal falan olmaz ama Tansu hanım, size şunu söyleyeyim, bir muhtıra yersiniz ki, bir daha yerinizden kalkamazsınız.” Genelkurmay karargahında verilen bir brifing sonrası, askerlerin silah kullanabileceği açıklamaları, DYP grubunu alt-üst etti. TBMM’deki DYP grubu kürsüsünde, darbe korkusu dile getirildi, DYP’li milletvekilleri basına kapalı toplantıda; “Çiller’e bir an önce hükümetten çekilmeyi öneriyorlar” ve “bu ülkede ihtilal durumu var. Askerler hükümetten çok rahatsız. Her gün brifingler veriliyor, gidişat kötü.” dediler.

Şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu, RP lideri Başbakan Necmettin Erbakan’a, açıkça, demokrasiye müdahale eden, sivil siyasete karışan, faşist 28 Şubat kararlarını, baskıyla dikte ettiren komutanları emekli etmesini, yoksa hükümetin ömrünün uzun olmayacağını söyledi. Tansu Çiller de, Erbakan’a Yazıcıoğlu’nun söylediklerini söyledi. Erbakan ise, hem Yazıcıoğlu’na, hem ortağı Çiller’e Cumhurbaşkanı Demirel’in komutanların emekliye sevk edilmesine sıcak bakmayacağını ve karşı çıkacağını söyledi.

ASKERLER NECMETTİN ERBAKAN’A VE TANSU ÇİLLER’E HER TÜRLÜ HAKARETLERİ YAPIYORLARDI

Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir, Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak ve diğer Refah-Yol karşıtı kadronun beyni, kimi çevrelere göre BÇG’nin de mimarı olan Güven Erkayay’dı. Anayasa gereği, sivil otoriteye bağlı olan askeri bürokrasi, ne anayasa, ne hukuk, dinliyordu. Bazı generaller (Doğu Silahçıoğlu, Osman Özbek, Doğu Aktulga vb.), görev alanlarının dışına çıkıyor,  hükümeti aşağılıyor siyasete müdahale ediyorlardı.

Refah-Yol hükümeti kurulduktan sonra üyelerine karşı askerlerin düzensiz ve aşağılayıcı, küçük düşürücü davranışları başladı. MGK toplantılarında, MGK Başkanı sadece üye askerleri dolaşır, onların görüşlerini alır, gündemi öyle oluştururlardı. Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri  Bakanı olan Tansu Çiller’in konuya ilişkin görüşünü almak için MGK Başkanı yerine, bir albayı gönderirlerdi.

Bir gün Başbakan Erbakan yurtdışı ziyaretine gitmişti. Yerine Çiller refakat ediyordu. Çiller’i başbakanlığa götürecek olan Mercedes marka makam aracının iki lastiği patlatılmıştı.

28 Şubat sürecinin önemli aktörlerinden biri olan Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak DYP lideri Tansu Çiller’den bahsederken; “o kadın” diye bahsediyordu. Akredite basında, patenti Genelkurmay karargahının olan “o kadın” lafını sürekli kullanarak Tansu Çiller’i aşağılamaya çalışıyordu. Mezhepçi cuntaların hedefinde olan Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’i, Genelkurmay karargâhında, kimi zaman Genelkurmay Başkanı değil, bir asteğmen karşılıyordu.

Katı laikçi Oramiral Güven Erkaya, hükümet’e en radikal çıkışları yapan, MGK toplantılarında Başbakan Necmettin Erbakan ve diğer bakanlara haddini aşan ve en sert sözleri sarfeden, Refah-Yol hükümetinden nefret eden bir orgeneraldi.

Yine Erbakan’a yapılan hakaretlerin başında Tuğgeneral Osman Özbek’in sözleri geliyordu.

15 Nisan 1997'de Başbakanı Necmettin Erbakan'ın ailesi ile birlikte Hacca gitmesi apoletli medyanın manşetlerinde 'Hanedan Hacda' ifadesiyle yer alıyordu.

17 Nisan 1997'de ise Jandarma Erzurum Bölge Komutanı Tuğgeneral Osman Özbek, Hac ziyareti nedeniyle Erbakan'a 'Pe...' sözleriyle hakaret edecekti. Siyasilerin ve hukukçuların tek vücut olarak Başbakan'a hakaret eden kişiye tepki göstermesi gerekirken ağız birliği etmişçesine hepsi Özbek'e destek çıkacaktı…

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, "Bu bir boşalmadır. Hacda dağıtılan kağıtlarla bir piyese duyulan infialdir" sözleriyle olayı masumlaştırmaya çalışırken, Özbek'e destek çıkan Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hikmet Köksal ise, "Hiç kimsenin ağzına fermuar dikecek halimiz yok" diyecekti…

'Üst düzey bir askeri yetkili' de Fikret Bila'ya "Osman Paşa az bile söylemiş. Astsubayından generaline kadar tüm ordunun hislerine tercüman oldu" diyerek desteğini gösterecekti.

O dönem Özbek'e destek verenlerden biri de CHP lideri Deniz Baykal'dı. Baykal,"Hükümet kaldıkça sürekli olarak kriz meydana geliyor. Hükümet kaldığı sürece kriz de sürecek" diye konuşmuştu… Erbakan'ın hac dönüşü, "Bir hafta gittim. Hepinizin ayarı bozulmuş" sözlerine de tepki gösteren Baykal, Çevik Bir'in 'Balans ayarı yaptık' sözüne atıfta bulunarak, "Buna psikolojide 'Freudyen Sprit' denir. Bu halde kişi kompleksi olan kelimeye takılır. Erbakan da son zamanlarda bir ayar takıntısı var" ifadelerini kullanmıştı.

Genelkurmay'da verilen 'İrtica brifingleri'ne katılan ve daha sonra Refah Partisi'ne kapatma kararında 'evet' oyu veren dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden ise Erbakan için, "Kendi gözündeki merteği görmez. Başkasının gözündeki çöpü görür. Onlar önce kendi ayarlarını düzeltsinler" şeklinde konuşmuştu. Özden, Özbek'in sözleriyle ilgili olarak da, "Ben bunları 20 yıldır söylüyorum. Hem de daha sert biçimde ama bazı kişiler söyleyince böyle olay oluyor. Susmak doğru değil. Herkes konuşmalı" diye konuştu. ANAP lideri Yılmaz da, gazetecilerin sorusuna "Bir ayar bozukluğu olduğu doğru" cevabını vermişti.

O dönem DYP Kilis Milletvekili olan eski Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş ise, Özbek'i çok iyi tanıdığını belirterek, "16 sene dağlarda gezmiş vatansever bir kahraman evladımızdır. Erzurum'da irticai bir oyun görmüş. Üslubunda kastını aşmış olabilir, niye büyütüyorsunuz?" ifadesini kullanmıştı.

O dönem DYP  kontenjanından Milli Savunma Bakanı olan CHP Milletvekili Turhan Tayan’da üyesi olduğu kabinenin Başbakanına hakarete karşı durmak yerine, Özbek'e arka çıkmayı tercih etti.

Adalet Bakanı Şevket Kazan'ın "Özbek hakkında adli ve idari soruşturma başlatılmalı" şeklindeki açıklamasını değerlendiren Tayan, Özbek'in sözlerini 'istisnai bir olay' olarak niteleyerek şunları söyleyecekti:

"Tuğgeneral Özbek, Erzurum'da oynanan bir piyese duyduğu tepkiyi dile getirmiştir. Özbek, TSK adına konuşmadı. Konuşması şeklen yadırganabilir ancak oynanan piyesin içeriğinin de ne kadar tüyler ürpertici ortadadır."

Osman Özbek’in sözlerinde hakaret, küfür vardı. Erbakan Hoca hacdan geldi, 3 gün geçtikten sonra bir yazı yazdı Genelkurmay’a. ‘Neden böyle bir beyanda bulunuyor bu general, hakkında ne yaptınız?’ Cevap: ‘Hakkında gereken  yapılacaktır.’ Gereken yapıldı, adam tuğgenerallikten tümgeneralliğe yükseltildi.

4 Mayıs 1997 günü Başbakan Erbakan’ı Merzifon jet üssünde düzenlenen törende subaylar ayağa kalkmayarak protesto etti.

27 Şubat 2011 yılında Necmettin Erbakan vefat ettiğinde yukarıda isimleri sayılanların tamamı cenaze törenine katılmış veya çelenk göndererek üzüntülerini dile getirmişlerdi. Türk Silahlı Kuvvetleri ise Erbakan'ın ölümünü, "Büyük bir devlet adamını kaybettik" sözleriyle duyurmuştu…

DÖNEMİN İÇ İŞLERİ BAKANI MERAL AKŞENER’İ TEHDİT EDEN KOMUTAN ORG. ÇETİN SANER’Dİ

28 Şubat’ın en hızlı günlerinde, İçişleri Bakanı Meral Akşener ise, bazı generaller tarafından tehdit ediliyordu. İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Teoman Ünüsan’a bir yemekli sohbette üst düzey bir general; “git söyle o kadına, ileri geri konuşmasın, gelirsek İçişleri Bakanlığı’nın önünde onu yağlı kazığa oturturuz.” diyordu. Kendini milli iradenin üzerinde gören, küstahça sözler sarfeden generalin kastettiği kadın İçişleri Bakanı Meral Akşener’di.

Bayan Bakan Meral Akşener’e yapılan tehditten Başbakan Necmettin Erbakan, yardımcısı Tansu Çiller ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’inde haberi olmuştu. Demirel bu konuyla ilgili kendisiyle görüşen Bakan Akşener’e “böyle bir şey olmaz. Sen merak etme. Ben bu konuyu bizzat Genelkurmay Başkanı ile konuşacağım” demişti. Ancak hem o general, hem de diğer, hükümete ve bakanlara hakaret eden Generallere kimse dokunamadı, üzerine gidemediler, onları emekliye sevk edemediler.

Akşener'i yağlı kazığa oturtmakla tehdit eden dönemin istihbarat başkanı Org. Çetin Saner’di.

Bazı partilere mensup siyasiler de Genelkurmay karargahını ziyaret ediyorlar, Çevik Bir ve diğer generaller ile görüşüyorlardı. Askerlerin devirmeye çalıştığı Refah-Yol hükümetinde, DYP kanadına mensup milletvekillerinden baştan beri Refah ile koalisyona karşı çıkan, askerin telkiniyle partisinden istifa eden DYP Manisa Milletvekili laik-Kemalist zihniyete sahip Ayseli Göksoy, Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir’i karargahta ziyaret ederek; “bu böyle gitmez, artık bir şeyler yapın” diyordu.

Refah-Yol hükümetinin yıkılmasına giden yolu, merkez medya manşetlerle açmıştı. 3 Haziran 1997 günü İzmir’de bir araya gelen komutanlar, darbeyi konuşuyorlardı. Medyaya yansıyan haberlere göre, 1. Ordu Komutanı Hüseyin Kıvrıkoğlu ve 3. Ordu Komutanı Atilla Ateş, darbeye karşı çıkarlarken, diğer üst düzey komutanlar darbe konusunda hemfikirdiler.

BEŞLİ ÇETE DEVREDE

Hükümet, bakanlar, siyasiler ve toplum üzerinde ağır bir baskı vardı. Bu süreçte, en rahat ve işleri tıkırında olan tekelci sermayeydi, TÜSİAD patronlarıydı. TİSK Başkanı ve merkez medyanın patronlarına, askerler özel bir ilgi gösteriyordu. 28 Şubat’a destek veren iş dünyası ve medya patronlarına ve onları destekleyen garnizon demokratlarına, sivil ihtilal kuvvetlerine (TİSK, TESK, DİSK, TÜRK-İŞ ADD, ÇYDD vb.), Genelkurmay karargâhının kapısı sonuna kadar açıktı.

12 Eylül 1980 darbesi sonrası darbeyi yapan beşli konseye şükranlarını arz eden TÜSİAD Başkanı Ali Koçman ile 28 Şubat sürecinde “gerekirse Meclis kapatılmalı” diyen TÜSİAD yöneticilerinin zihniyeti aynı zihniyet,  demokrasi düşmanı zihniyetti.

2 Nisan 1971 yılında 12 işadamı tarafından kurulan Patronlar Kulübü TÜSİAD’ın YİK Başkanı olan Feyyaz Berker 1979 yılında “Ecevit’i düşürdüğümüz gibi gazetelere ilan verelim, Refah-Yol Hükümetini düşürelim” diyordu. Vesayet sevenler derneği TÜSİAD, her dönem askeri vesayetin savunucusu olmuştu. TÜSİAD’ın sivil siyasete müdahalesi olan dört farklı ilanı,  o meşhur gazete ilanları ilk olarak 13 Mayıs 1979 tarihi ile 13 Haziran 1979 tarihi arasında yedi gazete ve bir dergide 24 defa yayınlanmıştı.

12 Eylül darbesine tam destek veren yine TÜSİAD idi. TÜSİAD kurucularından, burjuvazinin bir numaralı ismi Vehbi Koç, darbeden kısa bir süre sonra 3 Ekim 1980 tarihinde Devlet Başkanı Kenan Evren’e bir mektup göndererek ne yapması gerektiği ile ilgili yol haritası çiziyordu. Mektupta. 12 Eylül darbesinin kendilerini ne kadar rahatlattığını ifade ediyordu. MGK için bir “güvence” niteliğindeki bu mektupta Koç, 1973 sorası gelişmeleri özetleyerek darbenin haklılığını belirtiyordu. Koç, mektubunu şöyle bitiriyordu: “Bize ancak bizden hayır geleceğini bilmektedir. Milletin hayrı için vereceğiniz mücadelede, zatı alilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Yukarda yazdıklarım hakkında herhangi bir bilgi arzu edilirse, emrinize amadeyim.” Anlaşılmıştı Kenan Evren'in kerrakesi meydanlarda yaptığı konuşmaların kimlerin akıl hocalığına dayandığı.

Büyük patron Vehbi Koç, memnun olmasın da kim memnun olsun? Artık grevler, direnişler yoktu. İşçi sendikaları devre dışı kalmıştı. Gün onların, patronların, sermayenin günüydü. 12 Eylül 1980 öncesi, işadamlarının muhtırasıyla hükümeti devirme girişimlerine karşı çıkan devrimci DİSK, 28 Şubat sürecinde TÜSİAD ile birlikte, sivil hükümeti devirmek için birlikte hareket edecek, finans kapitalin dümen suyunda gidecek, demokrasi ve millet düşmanlarına destek verecekti.

11 Aralık 1996’da Atina’da, ABD büyükelçiliğinde toplanan TÜSİAD üyesi patronlar Refah-Yol hükümetini devirmek için toplantı yapıyordu. Toplantı, herhangi bir yerde değil, Refah-Yol hükümetini devirmek için planlar yapan ABD’nin Atina’da ki elçiliğinde yapılıyordu.  Amerika, Türk Burjuvazisi ile birlikte toplantı yaparken onların sözcüsü kartel medyası ise hükümeti devirmek için yapılan çalışmalara tam destek verecek, 10 gün boyunca hükümet aleyhine hazırlanan ilanları yayınlayacaktı. 11 Aralık 1996 tarihli Sabah gazetesinin manşeti şöyleydi: “İş adamları siyaseti By Pass edecek”

Gazetelerde çıkan haberlere göre Atina gezisi, Türk işadamı ve işçisinin Yunanistan’a yatırım gezisiydi ve yine haberlere göre bu geziye Rahmi Koç, Şarık Tara, Feyyaz Berker, Hüsamettin Kavi, Halis Komili, İzak Alaton, Raif Dinçkök, Bülent Eczacıbaşı gibi işadamları yanında rantiyeci medya patronlarından Aydın Doğan, Dinç Bilgin ile Türk-İş Genel Başkanı Bayram Meral de katılıyordu. Haberlere göre geziye 200’e yakın bir kadro ile gidiliyordu. Yurtdışında böyle bir iş toplantısına 200 kişilik bir kadroyla gidilmesinin gerçek sebebi neydi? ABD Atina Büyükelçisi Thomas Niles’in, ABD elçilik binasında bu kadar kalabalık bir topluluğa kahvaltı vermesini amacı neydi? Saatler süren o kahvaltıda veya elçiliğin gizli odalarında kimler, kimlerle neler konuşmuşlardı? Atina’daki bu toplantı yalanlanmadı, toplantıya katıldığı söylenenler de, böyle bir şey olmadı demediler.

1993 ve 28 Şubat sürecinde “Beşli Çete” zinde güçler merkez medyanın mensubu birçok gazeteci, yazar, örtülü ve örtüsüz darbenin bizzat içinde yer aldılar. Askeriye’de yargıda, üniversitelerde, merkez medyada ve sendikalarda yer alan ulusalcı, militarist kadrolar Refah-Yol hükümetini devirmek için yoğun bir kampanya yürütüyorlardı.

Uluslararası çıkar grupları, Türkiye’deki uzantıları olan Merkez medya vasıtasıyla Refah - Yol hükümetini devirmek için entrikalara başvuruyorlardı. Türkiye’deki kartel medyasında onların istediği şekilde yayınlar yapıyordu. Merkez medyanın yayın organlarında sürekli “ordu rahatsız” haberleri çıkarak bir nevi askeri darbe çağrıları yapılıyordu.

Yine merkez medyanın iki önemli gazetesi olan Hürriyet ve Milliyet’te hükümetin askeri şura kararlarına  “yargı yolu” açılması çalışmasına, askerlerin sözcülüğüne soyunarak, “Ordu rahatsızlığını Demirel’e iletti. Ordudan muhtıra gibi yanıt geldi; “açılamaz” haberleri yapılıyordu. Yine bu kartel medyasında “askerler ile Refah- Yol Hükümeti arasında büyük kavga var. Askerler, Tansu Çiller ve Necmettin Erbakan’dan nefret ediyor. DYP lideri ile askerler arasındaki ilişkiler kopma noktasına geldi. Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Hikmet Köksal, “sorun DYP’de değil onun başındadır” diyen birçok haberler çıkıyordu. Basın kartelinin yayın organları askeri darbe tezgahını askeri çevrelerden alıp askeri görevlilere uzatacak kadar ileri gidiyordu.

SİLAHSIZ KUVVETLER HAREKETE GEÇTİ

18 Aralık 1996 Çarşamba günü Genelkurmay karargahına çağrılan bazı gazetecilere “silahsız kuvvetler devreye girmeli ve hükümeti devirecek haber ve yayınlar yapılmalı”  deniliyordu. Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök, 20 Aralık 1996 tarihli köşesinde üst düzey bir komutan ifadesiyle bu komutanın sözlerini “bu defa işi silahsız kuvvetler halletsin” diye veriyordu. Sürekli “üst düzey komutan” diye gösterilen komutan ve komutanların kim olduğunu bu gün herkes artık bilmektedir. Çevik Bir, Güven Erkaya, Erol Özkasnak vb.

Asker gazeteciler, MİT’çi gazeteciler, sivil hükümeti yıkmak için toplumu manipüle etmeye yönelik provokatif haber ve yayınlar yapıyorlardı. Adeta Genelkurmay karargahının basın müşavirliği gibi çalışıyorlardı. 28 Şubat sürecinde gazeteler kışlaya dönmüştü. Gazeteciler, siyasi askerler olmuştu. Muhbir gazeteciler, karargaha askeri vesayete karşı çıkan demokrasiyi savunan muhalif gazetecileri, yazarları, siyasileri, akademisyenleri ihbar ediyordu. 28 Şubat süreci için ortam hazırlanmış medya beslenmişti.

Merkez medyada çalışan bazı gazeteciler 28 Şubat sürecinde Askerden kimi zaman antetli, kimi zaman antetsiz kağıtlarla merkez medyaya haber yapmaları için bilgi notları geldiklerini yıllar sonra medyanın açıkça kullanıldığını aralarında aşkla ve şevkle darbe yapılmasını isteyen gazeteci ve yazarlar olduğunu açıkça itiraf ediyorlardı.

Vesayet kurumunun pervasızlaşmasında Merkez medyanın rolü büyüktü. Acaba Genelkurmay ne düşünür, askerleri memnun etmek için ne yapmalıyız anlayışı merkez medyaya hakimdi. Askerlerle kurulacak ittifakın siyasi iktidarlara karşı kendilerini güçlendireceklerini, hiçbir iktidarın kendilerine baskı yapamayacaklarını düşünüyorlardı.

Özellikle merkez medya bir zamanlar açıkça destekledikleri Tansu Çiller’in Erbakan ile koalisyon hükümeti kurması konusunda askerler gibi düşünüyor, Çiller’e ateş püskürüyorlardı. Medya patronlarına göre Erbakan ile hükümet kurmayı vatana ihanetle eşdeğer olarak görüyorlardı.

Merkez medya özellikle Hürriyet ve Sabah, BÇG ve Karargah desteğiyle Refah-Yol Hükümetine psikolojik operasyonlar yapıyordu. Kara propaganda devam ediyor, asparagas manşetler kurşun gibi kullanılıyordu. Merkez medya tank görevi yapıyordu. Hükümeti düşürmek için Koalisyon hükümetinin ortağı DYP’li bakanlara ve milletvekillerine şantaj yapıyordu. Bu şantajlar sonuç verecek kimi merkez medyanın şantajıyla, kimi ise Genelkurmay karargahına çağrılarak açıkça tehdit edilerek partilerinden istifa edecekti. Bazı RP milletvekilleri de, Genelkurmay karargahının baskıları, bazı üst düzey generallerin tehdit dolu açıklamalarından dolayı Haziran 1997 yılından partilerinden istifa etmişler, can güvenliği sebebiyle siyasi hayattan çekilmişlerdi. 

Genelkurmay karargahı ve BÇG yazılı ve görsel basını besliyordu. Karargah ile Medya arasında karşılıklı turlar yapılıyordu. Özel turlar, brifingler ve kulaklara fısıldanan bilgilerle Genelkurmay karargahı merkez medyayı hükümete karşı kullanıyor ve yönlendiriyordu. 28 Şubat TÜSİAD ve Merkez medyanın askere ön ayak olarak yaptırdıkları bir darbedir. Medya patronlarından Aydın Doğan’ın “Hürriyet gazetesinin asıl sahibi ben değil devlettir” sözü statükonun sesi olan Hürriyet gazetesinin misyonunu da ortaya koyması açısından çok önemlidir.

Medya patronları bu süreçte bankaları hortumluyorlardı. Hem bankaları hem medyası olan patronların iş, ihale takiplerini de meşhur gazeteciler takip ediyordu. Basına yansıyan ifadelerde bazı genel yayın yönetmenleri, “ne gazeteciliği kardeşim dükkan açtık para kazanıyoruz” diyecek kadar gazetecilik mesleğine ihanet ediyorlardı. Patronun çıkarları söz konusuysa editoryal bağımsızlık teferruattı. Patronların çıkarları için gerekirse, başyazarların bile yazıları sansürleniyordu.

Bazı laik-Kemalist gazeteci ve yazarlar Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı, Çevik Bir ve Erol Özkasnak gibi generaller tarafından özel olarak aranıyor ve Refah-Yol Hükümetinin düşmesi için daha neler yapılabiliri konuşuyorlardı. Org. Çevik Bir, makamında Sabah grubundan Fatih Çekirge ile Hürriyet grubundan Ertuğrul Özkök ile baş başa görüşmeler yapıyordu. Bazen bu görüşmelere her iki grubun bazı gazetecileri ve patronları da dahil oluyordu. Sabah grubunu patronu Dinç Bilgin birçok kez üst düzey komutanlarla görüşmeler yapmış onların talimatlarını yerine getirmişti. Yıllar sonra bunu “askerler bana baskı yaptılar” diye itiraf etmiştir.

BEŞLİ ÇETENİN PROVOKASYONLARI

Hükümet her taraftan kuşatma altındaydı. Dışarıda ABD – İsrail ve Batı dünyası, içerde ise ordu – medya – TÜSİAD’ın…

1997 başlarında başlayan hükümeti devirme operasyonlarında Silahlı Kuvvetlerin dışında bir de “silahsız kuvvetler” denen askeri bürokrasinin kontrolüne giren “sivil ihtilal kuvvetleri” vardı. Kendilerine çete ismini veren “TÜRK-İŞ, DİSK, KESK, TESK, TİSK” hükümeti düşürebilmek için ortak eylemler düzenliyorlardı.

Refik Baydur, Fuat Miras, Bayram Meral, Derviş Günday, Rıdvan Budak gibi belli bir zihniyetin temsilcileri sistem içerisindeki güçlerin organize ettiği psikolojik savaş operasyonlarında bilinçli ve aktif olarak yer aldılar.

Laikçi – Kemalist kadın derneklerinin önce başlattığı “Şeriata karşı Laiklik Mitingleri” daha sonra hükümet karşıtı özellikle sol muhalefetin destek vermesiyle daha da büyüdü, büyüttürüldü.

Nisan ve Mayıs aylarında provokatif mitingler ve gösteriler devam etti.  Otoriter Baasçı bir rejim peşinde koşanlara en büyük destek ordu içinden özellikle Genel Kurmay 2. Başkanı Çevik Bir ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya’dan gelmekteydi.

Hükümeti yıpratmak için devlet içindeki psikolojik savaş elemanları   “Fadime Şahin – Ali Kalkancı” tiyatrosunu sergilediler. “Aczmendileri” piyasaya sürdüler “İrtica hortluyor laiklik elden gidiyor” bahanesiyle birçok karanlık senaryo ve oyunlar devreye sokuldu.

28 Şubat sürecinde Müslümanlara yönelik oyunların içinde yer alan Sisi lakabıyla tanına Seyhan Soylu 2002 yılında Zaman Gazetesinde yayınlanan bir röportajında Fadime Şahin – Ali Kalkancı hadisesinde bizzat yer aldığını söylüyordu. Yapılan bir psikolojik savaş operasyonu idi. Hedef milli iradenin oyuyla iş başına gelmiş hükümeti devirmekti. Ve devireceklerdi de…

BÇG YASA DIŞI YAPIDIR

Bu süreçte Deniz Kuvvetleri bünyesinde  “Batı Çalışma Grubu” BÇK adıyla hukuk dışı illegal yapılanmalar meydana getirildi. İnsanlar fişlendi.  Topluma gözdağı verilmeye çalışıldı.

Hukuk dışı bir yapı olan, önce Deniz Kuvvetleri bünyesinde kurulan “Batı Çalışma Grubu” (BÇG), mütedeyyin kesimlere yönelik kirli ve karanlık çalışmalar yürütüyor, fişlemeler yapıyordu. Islak imzalı belgelere göre Batı Çalışma Grubu, tüm illerde valiler, kaymakamlar ve belediye başkanlarını fişleyip, camilerde vaaz ve hutbeleri rapor etmişti. Batı Çalışma Grubu, 28 Şubat döneminde, üniversitelerde görev yapan akademisyenleri de fişlemişti.

Dönemin Genelkurmay Hareket Daire Başkanı olan, emekli Org. Çetin Doğan 9 Ekim 2102 tarihli Aydınlık gazetesinde yer alan “Yaşadıkça” adlı yazısında BÇG’nin 10 Nisan 1997 tarihinde resmen kurulduğunu, başında kendisinin bulunduğunu, BÇG’nin Genelkurmay Harekat Başkanlığı’na bağlı İç Güvenlik Daire Başkanlığı bünyesinde teşkil edildiğini ifade ediyordu.

Org. Çetin Doğan’ın bir dönem başında bulunduğu BÇG 28 Şubat sürecinde 6 milyona yakın insanı fişlemişti, yüzlerce memur sürülmüş, 1600 subay astsubay “irticacı” iftiralarıyla ordudan atılmıştı. TSK içinde mezhepçi yapılanmalar açık bir şekilde faaliyet yürütüyordu. BÇG, bunların merkez üssüydü. 1996 yılında “irticanın taktik resmi” adı altında toplum fişlenmeye başlanmıştı. Kurum ve kuruluşlarda, mütedeyyin olarak bilinen insanlar, irticacı diye fişlenmişti. Yükselmeleri engellenmişti. Kilit görevlere mezhepçi yapılanmanın “olur” verdiği bürokratlar göreve getirilmişti. Sadece TSK’da değil, MİT ve Yargı’da da mezhepsel örgütlenmeler yapılmıştı.

BÇG gibi MİT de fişlemeler yaptı. MİT Müsteşarlığı’nca hazırlanan ve 10 Şubat 2000 tarihinde müsteşara elden teslim edilen “İrticai Kadrolaşma” isimli raporda Ek 1’de devlet kurumlarındaki irticai kadrolaşmanın kurumlara göre dağılımı, Ek-2’de devlet kurumlarında görev yapan ve irticai çevrelerle iltisaklı şahısların isim listeleri yer alıyordu. Bu rapora göre Başbakanlık, bakanlıklar ile bağlı kuruluşlar ve yüksek yargı organlarında irticai kesimle ilgisi olduğu iddia edilen toplam 2 bin 639 kişi hakkında fişleme yapılmıştı. “Gizli” ibareli raporda hangi kurumda ne kadar “irticacı” olduğu rakamlarla belirtiliyordu.

TSK, MİT ve Yargı’da en önemli kilit görevlerde mezhepçi zihniyete sahip kadrolar vardı. Devleti ele geçirmek ve demokrasiye müdahale etmek, bunların kendilerine biçtiği misyondu. Zihniyet olarak, Suriye’deki Esad rejiminden farklı değillerdi.

Resmi rakamlara göre irticai faaliyetlere katıldıkları gerekçesiyle 1997’de 2956, 1998’de ise 4220 kişi gözaltına alındı. 1997 – 1998 YAŞ toplantılarında rekor kırılacak, birçok subay irtica ve disiplinsizlik suçlamalarıyla ordudan atılacaktı.

ANTİ DEMOKTRATİK BRİFİNGLER

11 Ocak 1997’de Süleyman Demirel’e Genelkurmay’da irtica brifingi verildi.

29 Nisan 1997’de Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyeleri ile Üniversite Rektörleri Genelkurmay karargâhına çağrılarak “İrtica brifingi” verildi. Brifingler çeşitli kesimleri de içine alan bir şekilde Haziran ortalarına kadar devam etti. Ordunun sivil siyasete müdahalesi karşısında Hükümet yine gelişmeleri korkarak çekinerek seyretti, müdahale edemedi.

1. Ordu eski komutanı Balyoz davasından tutuklanan daha sonra tahliye edilen 28 Şubat sürecinde Genelkurmay Hareket Dairesi Başkanı Korgeneral olan Çetin Doğan, Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak (postmodern darbe tanımlamasının isim babası), Güvenlik daire başkanı Tümgeneral Fevzi Türkeri Genelkurmay karargâhında medya mensuplarına 30 Mayıs 1997 günü brifing verdi.

Genelkurmay Başkanı ve üst düzey komutanların “gerekirse, silah kullanarak, hükümeti deviririz” açıklamaları, merkez medyada manşetlerden veriliyordu. 10 Haziran günü Genelkurmay karargahında İstihbarata Karşı Koyma ve Güvenlik Dairesi Başkanı Tümgeneral Fevzi Türkeri tarafından savcılara hakimlere brifing verildi. Adalet Bakanı Şevket Kazan buna tepki gösterdi. Genelkurmay rest çekti. “Cumhuriyetin savcıları gelsin, irticanın savcıları gelmesin.”

CHP lideri Baykal “Brifing 12 Mart muhtırası gibi” diyordu. Şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu askerin yargıya müdahalesini sert bir şekilde eleştiriyor ve askeri vesayete karşı çıkıyordu.

Genelkurmay İstihbarat Başkanı Korgeneral Çetin Saner yargıçlara “Bize güç verdiniz.” diyordu. Orgeneral Kemal Yavuz ise “Ya askeri darbe, ya şeriat” diyerek askerin geldiği noktayı işaret ediyordu.

“İrticai Faaliyetler” konulu brifing 11 Haziran 1997 tarihli merkez medyada hükümet aleyhine çıkan manşetlerle veriliyordu BÇG ile irtibatlı tetikçi Sabah gazetesi “Türkiye sizinle Gurur duyuyor” manşetini atıyordu.

11 Haziran 1997 günü merkez medyanın ağırlıkta olduğu laik, çağdaş, demokrat olarak bilinen akredite basına basın mensuplarına Genelkurmay karargahında “İrtica Faaliyetler Brifingi” veriliyordu. Bu brifing ertesi günkü gazetelerin manşetlerine ihtilal bildirileri gibi yansımış, RP ile Refah – Yol’u “asker sopası” ile tehdit “doruk noktasına” çıkarmıştı. BÇG’nin işbirlikçilerine attırdığı bazı manşetler şöyleydi:

Sabah: “Muhtıra gibi Brifing”, Hürriyet: “Gerekirse silah Kullanırız”, Milliyet: “TSK, Cumhuriyet tarihinde ilk kez irticanın boyutlarını anlatırken, Başbakanı perdeye yansıttı, gerekirse silahla koruruz”,  Posta: “Koruyacağız”, Gözcü:  “Şeriatçılar kan dökme hazırlığında”,  Radikal: “Ordudan son uyarı”, Yeni Yüzyıl: “Genelkurmay; İrticaya karşı ilah Kullanacak”,  Ateş: “Son Brifing”

Bu karanlık 28 Şubat sürecinde bazı gazetecilerin telefonunun bir ucunda Çevik Bir, bir ucunda Mesut Yılmaz oluyordu. Yine bu süreçte, askeri vesayete, apoletli demokrasiye karşı çıkan, 28 Şubat kararlarını eleştiren, kesintisiz demokrasiyi savunan yazı ve haberler yüzünden bazı medya patronları, medya yöneticileri, Genelkurmay karargâhına çağrılarak, uyarılmıştı. ABD ve İsrail yandaşı Genelkurmay 2. Başkanı Org. Çevik Bir, medya patronlarına, gazeteci ve yazarlara talimatlar yağdırıyor ve fırçalar atıyordu.

28 Şubat kararlarını ve askeri vesayeti eleştiren muhalif gazeteciler ve yazarlar işlerinden oluyordu. Medya patronlarını ve gazetelerin genel yayın yönetmenlerini arayan Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak tehditler savuruyor, muhalif gazetecilere yönelik  “onlara süngü takar, süngü ucunda sınır sınır gezdiririm”  diyordu.

Süreci Oramiral Güven Erkaya ve Tümgeneral Erol Özkasnak ile beraber yönlendiren Org. Çevik Bir, ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın 14 Haziran 1997 tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan askere yönelik “Anayasal düzenin dışına çıkılmaması gerektiğini Ankara’ya bildirdik” demeci üzerine “şimdi oraya da mı iki general göndermem gerekiyor?” diyordu. Gazete ertesi günkü haberiyle kendini Çevik Bir’e affettiriyordu. Washington bölgesel çıkarları nedeniyle bir askeri müdahaleye gerek kalmadan Refah-Yol Hükümetinin düşmesinden yanaydı. Askeri müdahaleyi ikinci seçenek olarak görüyor ve destekliyordu.

MUHSİN BAŞKAN’IN YİNE BİR TARİHİ SÖZÜ: TÜRKİYE ASLA SURİYE OLMAYACAK

12 Haziran 1997 günü Başbakanlık konutunda bir araya gelen Başbakan Necmettin Erbakan Yardımcısı Tansu Çiller ve şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu, aldıkları askeri müdahale duyumlarını konuşuyorlardı. DYP lideri ve Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’e göre, 13 Haziran’da askerler, darbe yapacaktı.

Muhsin Başkan bu toplantının hemen ardından Başbakanlık binası önünde bekleyen gazetecilerin darbe sorularını cevaplandırırken, bir takım yerlere anında ulaşan, adrese teslim öyle bir söz söylüyordu ki,  demokrasi ve milli irade düşmanı ordu içinde MDD’ci (Milli Demokratik Devrim), mezhepçi zihniyetin oyununu bozuyor hamlelerini boşa çıkarıyordu.

Askeri darbe ile yönetime el koyup, BAAS’çı/Nusayrici bir dikta rejimi kurma çabalarına; “Türkiye, İran olmayacak Cezayir olmayacak Suriye yapılmasına da biz asla müsaade etmeyeceğiz” diyerek karşı çıkıyordu. BAAS rejimi peşinde koşan Laikçi – faşistlere, Neomaoculara, kartel medyasına, askeri darbeye çağıran sivil ihtilal kuvvetlerine meydan okuyor, asker kışlasına “Darbeye geçit yok!” diyordu.

Bu tarihi söz ve çıkış, Genelkurmay karargâhında bile yankı bulmuş, toplumun birçok kesiminden büyük destek almıştı. Muhsin Başkan, ilkeli siyaseti, dik duruşu ve yiğit tavrıyla, 28 Şubat aktörlerinin, küresel baronların, karanlık, oyununu bozmuş, ordu içindeki cuntalara geri adım attırmış, birçok çevreye göre ise; 28 Şubat sürecinde Türkiye’yi mezhepçi Sol bir askeri darbeden kurtarmıştı.

Rahmetli liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu Türkiye’yi etnik ve mezhep ayrımı yaparak yönetmek isteyen bu doğrultuda devlet kurumları içinde Askeri ve sivil cuntalar oluşturan rejim ve demokrasi düşmanı ateist / Mezhepçi / Marksist sol gruplar için söylediği “Türkiye Asla Suriye olmayacak” sözü o günlerde ülke gündemine yerleşmiş çok etkili olmuştu.

Ordu içindeki mezhepçi cuntalar. 1997 Haziran’ında darbeyi yapmayı planlarken bir takım siyasiler ve bürokratlar darbe olacak diye yurtdışına çıkma hazırlıkları yaparken, Muhsin Başkan’ın ülkeye ve demokrasiye sahip çıkan tarihi çıkışı darbeyi tersine çevirecekti. Herkes darbeden korkarken, suspus olurken köşelerine çekilirken Muhsin Başkan ülkeyi felakete sürüklemek isteyen tek partili rejim kurmaya çalışan sol cuntalara hukuk dışı yapılara meydan okuyor, demokrasiden taviz vermiyordu. Şehit liderimizin bu yiğit ve Ülkücü tavrının bir süre sonra etkisi gözükecek ortalıkta eskisi gibi darbe simsarları darbe çağrıları yapamayacaktı.

Muhsin Başkan o dönemde şunları ifade etmişti. “Türkiye de ordu içerisinde Alevi Meşrepli bir cunta oluşturulmak isteniyor. Belli bir süredir bunun alt yapısı oluşturulmaya çalışılıyor. Biz Türkiye’de Alevi Sünni ayrımına karşıyız ve hepimiz bir kilimin desenleri gibiyiz bir arada yaşamak zorundayız. Suriye’de Hafız Esat diktatörlüğe dayalı karanlık bir rejim kurmuştur. Bu karanlık rejim mezhebi özelliğe sahip Nusayri bir azınlığın çoğunluğa tahakkümüyle oluşmuş bir idare şeklidir. Türkiye’de bunu oluşturmak isteyen kesimler var. Belli bir süredir bu marjinal gruplar orduyu siyasetin içine çekmek istiyorlar. Bunu gördüğümüz için -sadece hissetme değil bir takım bilgilere de dayanarak- kimse buna heveslenmesin biz bunlara müsaade etmeyiz dedik- Türkiye’de belli bir azınlık şuuru oluşturarak diktatörlüğe dayalı azınlığın çoğunluğu idare edeceği bir modeli Türkiye’ye kimse getiremez. Buna müsaade etmeyiz kimse heveslenmesin diye mesajlar verdik”

Muhsin Başkan’ın bu tarihi çıkışı ve vermek istediği mesaj hemen yankı buldu. Mesajı alması gerekenler aldı. Kısa bir süre sonra önemli müspet tepkiler aldı. Şehit liderimizin devletin kilit ve hassas yerlerine gönderdiği adrese teslim mesajı yerini bulmuştu. Muhsin Başkan’ın ülkenin geleceği ile tarihsel çıkışı etkili olmuş, Türkiye bir darbeden dönmüştü.

Rahmetli şehit liderimizin ülkenin birliğini bütünlüğünü korumaya yönelik tarihi çıkışı Askeri ve sivil bürokraside de etkili olduğu zaman zaman basında da üstü kapalı bir biçimde dile getirildi. Ordu üst kademesinde görev yapan birçok üst düzey askerinde Ordu İçinde emir komuta zincirine uymayan tavırlar peşinde koşan zihniyetten rahatsız olduğu siyasi çevrelerde o günlerde konuşuyordu.

Muhsin Başkan, Ordu içindeki cuntalardan rahatsız olan kesimlerin duygu ve düşüncelerini milletine karşı sorumlu bir siyaset ve devlet adamı olmanın gereği olarak 28 Şubat sürecinin mimarlarından olan Süleyman Demirel’in yüzüne karşı Köşk’te söylüyordu. Şehit liderimizi Demirel’e; “ordu siyaset dışı kalmalı ve demokrasi karşıtı görüntü vermemelidir. Bazı karanlık mahfiller ordumuzu yıpratmak, onu milletten koparmak için entrikalar çevirmektedir.” demiştir.

Muhsin Başkan, milletimizin göz bebeği olan ordumuzu, siyasetin içine çekmeye çalışan çıkar çevrelerine de sert bir şekilde hep karşı çıktı. Şehit liderimizi şunları söylüyordu:

“Orduya darbe çağrıları yapanlar bu ülkeye en büyük ihaneti yapmaktadırlar. Darbelerin muhtıraların bu ülkeye çok şeyler kaybettirdiği ortadır. Ordumuzun siyasete bulaşmaması hem ülkemizin hem milletimizin hem de kahraman silahlı kuvvetlerimizin menfaatinedir. En önemlisi devletimizin menfaatinedir. Bu itibarla darbeci BÇG gibi yapıların faaliyetlerine son vermesi gerekir. Asker kendi işini, siyasiler kendi işini, iktidar ve muhalefette demokratik kurallar çerçevesinde kendi mücadelesini vermelidir.

M. Esad Coşan Hocaefendi de bir gün Muhsin Başkan’ı arayarak hal hatır sorduktan sonra şöyle demişti: Senden bir istirhamım var. Darbeciler ‘Türkiye İran olmaz’ diyorlar. Sen de de ki “Türkiye İran olmaz. Ancak Türkiye Suriye de olmaz.”

2. BÖLÜMÜN SONU



FOTO GALERİ


GENEL MERKEZ
HABER BÜLTENİ