30.09.2020 14:06

ERMENİSTAN'A KARŞI SAVAŞMAK İÇİN ASKER GÖNDERME TEZKERESİ VERİLMELİDİR.

Genel Başkanımız Mustafa Destici, "Ermenistan saldırıları devam ederse, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne Azerbaycan'ın yanında, Ermenistan'a karşı savaşmak için asker gönderme tezkeresi verilmelidir.

 Genel Başkanımız Mustafa Destici, "Ermenistan saldırıları devam ederse, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne Azerbaycan'ın yanında, Ermenistan'a karşı savaşmak için asker gönderme tezkeresi verilmelidir." dedi.

Partimizin İstanbul 13. Olağan İl Kongresi'nde konuşan Genel Başkanımız Mustafa Destici, Ermenistan tarafından Azerbaycan'a yönelik saldırıları lanetleyerek, "Hayatını kaybeden Azerbaycan vatandaşı kardeşlerimize, soydaşlarımıza Allah'tan rahmet diliyorum, yaralı gazilerimize Rabb'imden acil şifalar niyaz ediyorum." ifadelerini kullandı.

Saldırılara Azerbaycan ordusu tarafından anında ve misliyle karşılık verildiğini dile getiren Genel Başkanımız Mustafa Destici, şunları söyledi:

"Gün, bundan 30-40 yıl önceki gibi değildir. 100 sene önceki gibi hiç değildir. Dolayısıyla da hem Azerbaycan'ın hem Türkiye başta olmak üzere Türk devletlerinin, sırtını değil Rusya ve Fransa, tüm dünyaya da dayasa Ermenistan'a gereken cevabı verecek gücü de kuvveti de vardır. Azerbaycan başta olmak üzere, Türkiye ve diğer tüm Türk Cumhuriyetleriyle birlikte bütün dünyaya çağrı yaparak, Ermenistan'ın kahpece saldırganlıkları dile getirilerek büyük bir karşı harekat ve taarruz başlatılmalı, işgal altındaki topraklar kurtarılarak bundan sonra Ermenistan'ın, Azerbaycan'a karşı en ufak bir saldırıyı dahi aklının ucundan geçiremeyecek şekilde dersi verilmelidir."

"Gereği, askeri anlamda da yapılmalı"

Genel Başkanımız Mustafa Destici, Azerbaycan yöneticileri ya da Türkiye devletinin kınamalarla işi geçiştiremeyeceğini belirterek, "Gereği mutlaka ama mutlaka askeri anlamda da yapılmalı ve Ermenistan bir daha ayağa kalkamayacak, bir daha hiçbir ülke ve Türk devletine bırakın saldırı gerçekleştirmeyi kaş kaldıramayacak hale getirilmelidir." diye konuştu.

Genel Başkanımız Mustafa Destici, 1 Ekim'de açılacak TBMM'ye çağrı yaparak, sözlerini şöyle sürdürdü:

"İnanıyorum ki, TBMM'de grubu bulunan siyasi partilerimiz -ama siyasi partilerden bahsediyorum, terör örgütü uzantılarından değil- bir araya gelecek ve hem Ermenistan'ın bu saldırılarını kınayacaklar hem de daha ilerisinde bir ortak metin hazırlayarak bundan sonra Azerbaycan'a karşı girişilecek saldırılara karşı Türkiye Cumhuriyeti'nin elini güçlendirecek bir açıklama yapacaktır. Hatta açıklama yapmanın da ötesine geçilmeli, şayet Ermenistan saldırıları devam ederse, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne Azerbaycan'ın yanında, Ermenistan'a karşı savaşmak için asker gönderme tezkeresi de verilmelidir. Tezkere oylanmalı ve Türk askeri Azerbaycan'a gitmeli, Ermenilere de haddini bildirmelidir."

Azerbaycan'la Türkiye'nin iki devlet, tek millet olduğunu kaydeden Genel Başkanımız Mustafa Destici, "Fakat yaşadığımız tüm şartlar bize göstermektedir ki, gelecekte yaşayacaklarımızı öngörerek ifade ediyorum ki, artık Azerbaycan ile Türkiye'nin iki devlet, bir milletin ötesinde, bir devlet, bir millet olma zamanı da gelmiştir. İnşallah o da önümüzdeki süreçte gerçekleşecektir." değerlendirmesinde bulundu.

Kobani Olayları Operasyonu

“Kobani Olayları Operasyonu” devam ediyor.

Öncelikle ne olduğunu hatırlamakta, hatırlatmakta fayda var:

DAEŞ’in, Kobani’de PKK’yı kuşatması üzerine, PKK, Türkiye üzerinden kendilerine silah sevkiyatı yapılmasını istedi.

Türkiye’nin izin vermemesi üzerine, HDP Merkez Yürütme Kurulu, “karar alarak” ülke genelinde “ayaklanma çağrısı” yaptı.

HDP yöneticilerinin yaptığı bu ayaklanma çağrısı üzerine, 6-7 Ekim 2014’te başlayan olaylarda, 37 kişi hayatını kaybetti, 326’sı güvenlik görevlisi olma üzere toplam 761 vatandaşımız yaralandı.

Olayların bilançosunu özetleyecek olursak:

37 nitelikli adam öldürme,

29 adam öldürmeye teşebbüs,

3 bin 777 mala zarar verme,

25 alıkoyma,

395 hırsızlık,

15 yağma,

308 iş yeri ve konut dokunulmazlığını ihlal,

13 Türk bayrağını yakma,

Konunun “demokrasi”yle, “insan hakları”yla, “özgürlük”lerle hiçbir ilgisi yok. Çoğunluğu “cinayet”, “yaralama”, “hırsızlık”, “yağmalama” olan, alçakça, namussuzca suçlarla ilgili bir adli süreç devam ediyor.

Daha önce söylemiştim, tekrarlamak istiyorum:

Eskiler “Hafıza-i beşer nisyanla maluldür” derler.

Ancak devlet unutmaz.

Devlet unutmamalıdır.

Devlet olmanın gereği budur.

Operasyon kararını, kararı alanları, uygulayanları tebrik ediyorum. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

Adaletin tecelli etmesi yönünde atılan, büyük, ciddi ve kararlı adımları takdirle karşılıyoruz.

Değerli Arkadaşlar,

Milletimiz, ancak adalet tecelli ediyorsa kendini güvende hissedebilir.

Milletin, devletiyle arasındaki sevgiyi, güveni, bağlılığı koruyabilmesinin en önemli şartlarından biri, adaletin işlemesidir.

Nizamülmülk’e atfedilen “Devletler küfürle yıkılmaz, zulümle yıkılır.” sözü bu gerçeğe işaret eder.

Değerli Arkadaşlar,

Gururla ifade etmek istiyorum ki Büyük Birlik Partisi, HDP’yi, öncüllerini, türevlerini, yancılarını, geçmişinde bir gün bile “siyasi parti” olarak görmedi.

Siyasi parti olarak telaffuz etmedi.

Siyasi parti muamelesi yapmadı.

Yöneticileri, adayları, politikası, söylemi, bir terör örgütü tarafından belirlenen hiçbir yapılanma, dünyanı hiçbir yerinde, hiçbir zaman diliminde “siyasi parti” kavramıyla yan yana gelmez, “siyasi parti” kavramıyla yan yana getirilmesi bile “suç” olarak değerlendirilir.

Bunun yanı sıra, sıfatları ne olursa olsun, suç işleyenleri taşıdıkları sıfatlar “masum” ve “dokunulmaz” yapmaz.

Gözaltılarla ilgili “hak”tan, “haksızlık”tan zamandan bahsedenlere birkaç kelam etmek istiyorum:

Haksızlık Türk Milleti’ne yapılıyor.

Haksızlık Türk Milleti’ne yapılmıştır.

Masum, silahsız öğretmenlerimizi öldüren;

yaşlı, kadın, bebek demeden sayısız sivil ve silahsız insanımızı katleden;

şehir merkezlerinde, işine giden, işinden dönen vatandaşlarımızın en yoğun olduğu yerlerde bomba patlatan;

gelirlerinin büyük bir kısmını uyuşturucu ticaretinden sağlayan;

pusu kuran, sabotaj yapan, mayın döşeyen, yangın çıkaran;

bir mücadele yöntemi olarak ormanlarımızı yakan,

katillerin, alçakların, namussuzların ve bunların destekçilerinin serbestçe aramızda gezmesi haksızlıktır....

“Hak”tan “hukuk”tan bahsedilecekse, vatan hainlerinin, katillerin, canilerin heykelini dikmekten bahsedebilenlerin “siyasetçi” ve “siyasi parti” sayılması haksızlıktır,

TBMM’de bulunabilmeleri haksızlıktır,

Türkiye Cumhuriyeti’nden “hazine yardımı” adı altında para almaları haksızlıktır.

Bin defa söyledik. Bu “hak”sızlık, “hukuk”suzluk düzeltilene kadar bin defa daha söyleyeceğiz

Suçun, suçlunun cezalandırılması için zaman konu edilmez. Ne zaman ortaya çıkarılmışsa ve tespit edilip delillendirilmiş ise o zaman yapılır.

Koronavirüsle Mücadele

Ülkemizin ve tüm dünyanın gündeminin ilk sırasında pandemi ve etkileri yer alıyor.

Küresel salgının dünyada ve yurdumuzdaki yıkıcı etkisi bütün hızıyla devam ediyor.

Yaşayan hiç kimsenin daha önce şahit olmadığı olağanüstü şartların içindeyiz ve bu şartlar hayatın her alanını etkiliyor.

Dün (26 Eylül 2020) itibariyle 71 vatandaşımız hastalık nedeniyle hayatını kaybetti.

Toplam vefat sayımız 7929’a yükseldi.

1615 ağır hastamız var.

Dünya genelinde “tespit edilebilen” ölüm sayısı ise 1 milyona ulaşmış durumda.

Kaybettiğimiz vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına baş sağlığı diliyorum.

Hastalarımız için Allah’tan şifa niyaz ediyorum.

Tekrar, ısrarla ve önemle; salgının ilk gününden beri, büyük başarı ve fedakarlıklarla görev yapan sağlık çalışanlarımıza, şahsım, camiam ve temsil ettiğim seçmenlerimiz adına teşekkür ediyorum.

Sebebi, şekli, gerekçesi ne olursa olsun, sağlık çalışanlarımıza yönelen şiddeti lanetliyorum.

Sağlık çalışanlarımıza yönelen şiddet eylemlerinin en ağır şekilde cezalandırılmasının artık bir zaruret haline geldiğini düşünüyoruz.

Bu alçakça davranışlar, sağlık çalışanlarımızla birlikte, “sağlık kuruşlarında hizmet alan hastalarımızı”, “verilen hizmeti” ve “sağlık sisteminin işleyişini” de olumsuz etkilemesi dolayısıyla, asla fertlere yönelik işlenen suçlar arasında değerlendirilmemelidir.

Konuyla ilgili, sağlık çalışanlarına ve sağlık kuruluşlarına yönelik işlenen suçların cezalarıyla ilgili bir yasal düzenleme de acilen yapılmalıdır.

Çok kötü ve acı tecrübelerimiz var.

Demokrasinin kesintiye uğradığı ve millet iradesinin vesayet altına alınmaya çalışıldığı dönemlerde, aynı kuruluşları, meydanlarda “orduyu göreve çağırırken”, millet iradesine yönelen, müdahaleleri, muhtıraları, darbeleri alkışlarken gördük.

Başörtüsü yasağı üzerinden, toplum, bir bütün olarak, o günün “resmi ideoloji”sine göre “hiza - mesafe”ye sokulmaya çalışılırken, bu kuruluşları, yasakların, haksızlıkların, hukuksuzluğun sözcüsü ve tetikçisi olarak gördük.

Marjinal grupların ele geçirdiği meslek kuruluşları, milli meselelerde bile yıkıcı ideolojilere yaslanan, milletle kavga etmeye çalışan bir “taraf” haline getirildi.

Yaşananlar, hepimizin problemidir ve artık köklü ve kalıcı bir çözüm bulunması gerektiğini düşünüyoruz.

Değerli Arkadaşlar,

Tedavi edici etkisi kesinleşmiş bir aşı ve ilaç bulunana kadar, “tedbirlere uymak” dışında bir seçeneğimiz yok.

Kendimizin, yakınlarımızın ve çevremizdekilerin sağlıkları için çok dikkatli olmalıyız.

Genel tabloda, maalesef hepimizi endişelendirecek ölçüde bir artış var. Ayrıca, pandeminin erken dönemlerinin aksine, genç ölümlerinin daha fazla görülmeye başladığı da başka bir gerçek.

Kamuoyunun önünde olmanın bize yüklediği sorumlukların gereği, halkımızın önüne her çıktığımızda, vatandaşlarımızı uyarma ihtiyacı duyuyoruz:

Muhakkak ve muhakkak, devletin, tüm halkımızın sağlığını ve güvenliğini ilgilendiren kurallarına bütün vatandaşlarımızın uymasının bir vatandaşlık görevi olduğunu tekrar ve önemle hatırlatmak istiyorum.

Dünya üzerinde, pandemiyle mücadelede en başarılı ülkelerden biri olmamıza ve süreci başarıyla yönetmemize rağmen, tarihimizin en karanlık günlerinden birini yaşadığımızı, bu günleri ancak tedbirlere uyarak ve el ele vererek aşabileceğimizi asla unutmamalıyız.

Doğu Akdeniz ve Yunanistan

Ege ve Doğu Akdeniz’de yaşananlarla ilgili kanaatlerimizi zaman zaman dile getiriyoruz.

Tekrar etmekte fayda var...

Bugün yaşananların, 1800’lü yılların sonrasında Ortadoğu’da yaşananlardan, maksat ve yöntem olarak hiçbir farkı yoktur. Emperyalizm, fetihler döneminde “ordularıyla”, sömürgecilik çağında “misyonerlerle” ve “kiliseyle” girdiği yerlere bugün “şirketleriyle” giriyor.

Global şirketler, girdikleri az gelişmiş ülkelerin kaynaklarını ülkelerine taşıyorlar.

O ülkelerin orduları, yağmaladıkları coğrafyalarda, vergileriyle sistemlerini ayakta tuttukları şirketlerin menfaatlerinin bekçiliğini yapıyorlar.

Aynı ülkelerin istihbarat örgütleri, yağmaladıkları bölgelerde, o şirketlerin, dolayısıyla küresel emperyalizmin menfaatlerini koruyacak yönetimler oluşturuyorlar.

Dünyanın başka bir ucunda, bir azınlığın çılgınca lükslerini karşılamak için, dünyanın diğer tarafında, çoğu Müslüman milyonlarca insan ölüyor.

Değerli Arkadaşlar,

Osmanlı, kendi topraklarındaki kaynakları değerlendirebilecek güce sahip olmasa, bunları değerlendirmek için Batı’ya ihtiyaç duysaydı muhtemelen parçalanmayacaktı.

O topraklarda, petrolü, ancak yönetime getirilen imtiyazlı ailelere refah sağlayabilen küçük bir pay dışında, Batı’ya teslim edecek yönetimler kuruldu.

Bugün, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Doğu Akdeniz’de, kendi egemenlik alanındaki kaynakları değerlendirebilecek gücü olmasa, küçük bir pay alıp, kaynaklarını, işletmek üzere Batılı şirketlere teslim edecek olsa, bugün yaşananların hiçbiri yaşanmayacak, bugün konuştuklarımızın hiçbiri gündemimizde olmayacaktı.

Teşhisi doğru koymak zorundayız: Küresel emperyalizmin Ege ve Doğu Akdeniz’le ilgili en büyük problemi, Türkiye’nin kaynaklarını, batılı devletlerin vesayeti olmadan değerlendirme gücüne sahip olmasıdır.

Bu tablo içinde, Yunanistan’ın, küresel emperyalizmin figüranı olmasının dışında bir fonksiyonu da önemi de yoktur. Bu durum, bizim açımızdan da Batı açısından da farklı değildir. Hiçbir zaman farklı olmadı, hiçbir zaman da olmayacak.

Değerli Arkadaşlar,

Yunanistan’la yüzyıllar öncesinden miras olarak devraldığımız problemlerimiz var.

Anlaşmazlıklarımızın çokluğuna ve derinliğine rağmen, Cumhuriyet tarihimize baktığımızda zaman zaman iyileşen, normalleşen ilişki dönemlerine de rastlayabiliyoruz.

Yine -objektif davranmaya çalışarak- gerginliklerin, hemen hemen tamamının Yunan tarafından kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Yorum yapmadan önce, kısa da olsa bir tespite ihtiyacımız var: Ege ve Akdeniz’deki “karasuları” ve “kıta sahanlığı” meselesinde Yunanistan’ın tezleri uluslararası hukuka da, uluslararası antlaşmalara da, adalete de uygun değildir.

  • Topraklarının sadece % 18’i adalardan oluşan Yunanistan’ın, karasuları ve kıta sahanlığını sanki bir “adalar devleti”ymiş gibi belirlemeye çalışması ve ilan etmesi hukuksuzluktur.
  • Yunanistan’ın Ege’de ve Akdeniz’de insan yaşamayan kayalıkları bile tıpkı bir anakara gibi, karasuları ve kıta sahanlığının ekseni yapmaya çalışması hukuksuzluktur.
  • Yunanistan’ın Ege’de ve Akdeniz’de hak iddia ederken Türkiye’nin Ege’de -adalar dışında- sahip olduğu 2805 km ve Akdeniz’deki 1577 km’lik kıyı uzunluğunu yok sayması hukuksuzluktur.

Haklarımızı ve milletimizi koruyacağız. Devletin varlık sebebi ve ilk görevi zaten budur.

Bu meselede, Türkiye’nin güvenliğiyle ilgili hiçbir endişe taşımadığımızı da ayrıca ilave etmek istiyorum.

Kadın ve Çocuklara Yönelik İşlene Suçlar ve İstanbul Sözleşmesi

Kadınlara ve çocuklara yönelik suçlar maalesef önlenemiyor ve gündemimizden düşmüyor.

Her gün, ülkemizin farklı bölgelerinde meydana gelen vakalar, kamu vicdanını önemli ölçüde rahatsız ediyor.

Daha önce de dile getirdik: Bu konuyla ilgili, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve üniversitelerimizin içinde bulunduğu bir komisyon kurulmalı, çalışmalarını yapmalı, bu çalışmaların ışığında, alınması gereken tedbirler ve uygulanan cezalar tekrar düzenlenmelidir.

“Kadına yönelik şiddet”le ilgili, İstanbul Sözleşmesi’nin çare olduğunu iddia edenlere, tekrar, birkaç cümleyle cevap vermek istiyorum:

İstanbul Sözleşmesi imzalanmıştır ve hiçbir probleme çözüm olmamıştır.

Bunun yanında, İstanbul Sözleşmesi’nin “kadına şiddeti önleme örtüsü altında, birtakım sapkınlıklara hukuki zemin kazandırmaya çalışan bir metin” olduğu konusundaki kanaatimizi defalarca dile getirdik ve kanaatimizde ısrarlıyız.

Bizim dışımızda, çok sayıda katılımcı ülkenin de bu endişeyle, sözleşmeden imzalarını çektiklerine, daha önce hepimiz şahit olduk.

İstanbul Sözleşmesi yaşatmıyor, ahlaken ve manen çürütüyor sonra da öldürüyor.

Değerli Arkadaşlar,

Fikrimizi, duruşumuzu, çizgimizi biliyorsunuz, tekrarlayalım:

Bir ülkede, bir suç engellenemiyorsa, yapılması gereken ilk iş, o suça ait cezaları gözden geçirmektir.

Bu, hem görevimiz, hem de milletimize, mağdurlara, mağdurların ailelerine ve gelecekte aynı suçlara maruz kalacak mazlumlara karşı sorumluluğumuzdur.


Büyük Birlik Partisi

Büyük Birlik Partisi, “düz yaşayan, düz duran, düz yürüyen, dik duran, doğru giden” dava adamlarının partisidir.

Bu partinin mensupları, şartlar ne olursa olsun, “Allah’tan başkasından korkmayan”, “inandıklarının gereğini yapan”, “inançlarını, milletin ve devletin menfaatlerini bütün hesapların üzerinde tutan” fedakar, vatan evlatlarıdır.

Büyük Birlik Partisi mensupları, “Muhsin Yazıcıoğlu’nun arkadaşları” olma sıfatını ve bunun gururunu taşıyan, siyasetin kirletemediği insanlardır.

Sadece siyaset yapmıyoruz: Bir emaneti taşıyoruz ve büyük bir ailenin değerlerini koruyoruz.

Hak ettiğimiz yerde ve düzeyde değiliz.

Yıllarca, devletin dağıttığı rantın kontrol edildiği siyaset mekanizmasının, ranta dayalı düzenin dışında kaldık. Dışında bırakılmak için bütün engeller önümüze yığıldı. Çünkü Büyük Birlik Partisi, hiçbir oyuna, hiçbir çıkar hesabına, hiçbir küresel plana uyan bir profil değildi. Bununla da ayrıca gurur duyuyorum.

Hep temiz kaldık ve en çok da bunun sayesinde, hala ayaktayız.

Değerli Arkadaşlar,

Ülkemiz, bizim de destek verdiğimiz yeni bir sistemle yönetiliyor. Artık, istikrarın sağlanamadığı, art arda gelen hükümet krizleri, arka arkaya yapılan erken seçimler dönemi sona erdi.

İstikrarsızlığın gölgesinde, vesayet odakları tarafından hırpalanan millet iradesi ve demokrasinin yerine, halkın seçtiği güçlü iktidarlar var.

Yasama, yürütme ve yargının kesin çizgileriyle ayrıldığı bir sistem var.

Artık asla bir araya gelemeyen, diyalog bile kuramayan siyasetçiler yerine, birbiriyle diyalog kuramayanların yok olduğu, uzlaşmanın esas olduğu bir sistem var.

Bu yapı içerisinde Türkiye kendine yönelen dış tehditlerle artık daha kolay baş edebiliyor.

Bu yapı içerisinde Büyük Birlik Partisi, Türk siyasetinin en önemli unsurlarından biri olarak sapasağlam ayakta ve yoluna güvenle devam ediyor.

(Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem)

Yaşadığımız felaketlere ve imkansızlıklara rağmen yoluna kararlılıkla ve güvenle devam ediyor.

Bu vesileyle bu büyük yürüyüşe katkı sağlayan tüm arkadaşlarıma buradan ve tekrar teşekkür etmek istiyorum.

Değerli Arkadaşlar,

Ülke olarak, bugün yaşadıklarımız, bazı yönleriyle, partimizin kurulduğu dönemin şartlarıyla benzerlik taşıyor:

Yine terörle ve terörün siyasi uzantılarıyla mücadele ediyoruz.

Yine sınırlarımızın ötesinden ülkemize yönelen saldırılarla mücadele ediyoruz

Yine ağır bir dış baskıyla karşı karşıyayız.

Yine çok sayıda yeni siyasi parti, siyasete dahil oluyor.

Değerli Arkadaşlar,

Hem ülke, hem de camia olarak düne göre daha güçlüyüz...

Yeni siyasi partiler dolayısıyla anketler üzerinden devam eden tartışmalara iltifat etmiyorum, iltifat etmemeliyiz.

Sandık sonuçları önümüzde duruyor.

Bu noktada, ortada duran tablodan çıkartmamız gereken bence iki sonuç var:

Birincisi; istisnasız her seçim çevresinde aday göstermeliyiz.

İkincisi; ülkenin yaşadığı özel şartlar gereği, büyük şehirlerde ve Türkiye’nin dörtte birinde aday göstermedik. Aldığımız oylar Türkiye geneline dağıtılmasına rağmen, Büyük Birlik Partisi’nin yerel seçimlerde yakaladığı %2’lik ortalama, seçimlerde bizim belirleyici olacağımızı gösteriyor; biraz gayret ve tam bir listeyle, hiç kimsenin tahmin edemeyeceği ve bütün hesapları alt üst edecek bir sonuç alacağımızı gösteriyor.

Yapmamız gereken aslında hepimizin malumu. El ele, omuz omuza vereceğiz, daha çok çalışacağız, eksiksiz, tam bir listeyle seçimlere gireceğiz ve hak ettiğimiz yere partimizi taşıyacağız.

Başta rahmetli şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu ve kurucu il başkanımız Ahmet Hamdi Turgut olmak üzere, partimizin kuruluşundan bugüne görev alan ve ebediyete intikal eden tüm kardeşlerimizi rahmetle anıyor, kongremizin camiamıza ve ülkemize hayırlar getirmesini diliyorum.




E-BÜLTENE ABONE OLUN

PARTİMİZLE ALAKALI YENİLİKLERDEN İLK SİZ HABERDAR OLUN