09.06.2020 15:27

SEÇİLMİŞ OLMAK, İŞLENEN SUÇLARI MAZUR HALE GETİRMEZ

Genel Başkanımız Mustafa Destici, "Seçilmiş olmak, işlenen suçları mazur hale getirmez." dedi.

Genel Başkanımız Mustafa Destici Meclis'te düzenlediği basın toplantısında, dün Van'ın Çatak ilçesinde işçileri taşıtan araca yönelik bombalı saldırıda hayatını kaybeden iki işçi ile Batman'ın Kozluk ilçesinde 9 Haziran 2017'de PKK'lı teröristlerin saldırısı sonucu şehit düşen 22 yaşındaki Şenay Aybüke Yalçın'a Allah'tan rahmet diledi

Değerli Basın Mensupları,

Beş gündür kamuoyunda, aldıkları cezalar nedeniyle üyelikleri düşen üç eski milletvekilinin durumları tartışılıyor.

Konunun anayasa, yasalar, içtüzük, yani hukuk çerçevesinde değerlendirilmesini, eleştirilerin de hukuk çerçevesinde yapılmasını temenni ediyorum. Nihayet, yapılan, hukuki prosedürün tamamlanmasıdır.

HDP’lilerin durumu ile ilgili, dünyanın en saçma demagojilerinden biriyle karşı karşıya olduğumuz kanaatindeyim.

HDP mensuplarının, savunmalarını “seçilmiş olmak” üzerine kurgulamalarını aslında “demagoji” kelimesi tarif etmiyor. Demagoji, bütün sevimsizliğine rağmen içinde bir parça “zeka” barındırır. Yaşanan bugünkü durumu sadece, eskilerin “Zırva tevil kaldırmaz.” lafı, o da bir ölçüde izah edebiliyor.

Değerli Arkadaşlar,

PKK'ya, hangi biriminde görev alırlarsa alsınlar PKK'lılara veya kurulma maksadı bir suça, bir ihanete lojistik sağlamak olan “lafzen” siyasi partilere ya da onların mensuplarına, konuya dair herhangi bir şey söyleme ihtiyacı duymuyorum. Onlar, neyin, nasıl bir ihanetin, nasıl bir suçun, nasıl bir organizasyonun parçası olduklarını herkesten iyi biliyorlar. Ancak PKK'nın ve onun yan kuruluşlarının gönüllü avukatlığını yapanlar, cinayetlere ve ihanetlere takılan demokrasi maskesine aldanmış görünenler ve halkımız için konuyu bir kez daha izah edelim:

“Seçilmiş olmak”, suçluları “masum”, işlenen suçları “mazur” hale getirmez.

Seçimlere “suç işleme imtiyazı”na sahip olmak için girilmez.

Seçime, bir kamu görevlerine talip olan insanlar, seçilirlerse, o kamu görevini yerine getirmek üzere göreve gelirler ve görevlerini kanunlar çerçevesinde yürütüp tamamlarlar.

Yasama dokunulmazlığı; Anayasamızın 83. Maddesinde şu şekilde tarif edilir:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisçe başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.”

Yasama dokunulmazlığı bundan ibarettir.

Milletvekili veya belediye meclisi üyesi veya il genel meclisi üyesi veya belediye başkanı seçilenler; mesela hırsızlık yapma, insanları darp etme, yaralama, dolandırıcılık yapma, çevreyi kirletme veya cinayet işleme hakkına sahip değildirler. Hiç olmadılar, bundan sonra da olmayacaklar.

Fert fert, teröre doğrudan ve dolaylı destek olanların yanı sıra, kurumsal olarak da askerimizi, polisimizi, öğretmenlerimizi, çocukları, bebekleri öldüren, şehir merkezlerinde bombalar patlatıp kitlesel katliamlar gerçekleştiren bir terör örgütünün işlediği on binlerce cinayetten bir tekini bile kınamayan, kınamak bir yana “cinayet” ve “terör” kelimelerini dahi kullanamayan “lafzen” siyasi partinin, niteliği itibariyle bir siyasi parti olarak değerlendirilmesini dahi doğru bulmuyoruz.

Bunu sayısız kez bütün ayrıntılarıyla dile getirdik, dile getirmeye devam edeceğiz.

Değerli Arkadaşlar,

Bu sorun sadece bizde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin topraklarında yaşanmıyor. Dünyanın hemen her ülkesi, bir şekilde, terörle ya karşı karşıya geldi ya da terör karşısında bir noktada konumlanmak zorunda kaldılar.

Dünyanın diğer ülkelerinin, terör mağduru kendi insanları olduğu zaman nasıl bir tavır aldıklarına şahit olduğumuz sayısız örnek, bizim ve tarihin önünde duruyor zaten.

“Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu” ya da daha çok bilinen adıyla “Venedik Komisyonu”, kamuoyunda yaygın olarak “Venedik Kriterleri” olarak bilinen kararında durumu bütün açıklığıyla ortaya koyar.

Batasuna ve Herri Batasuna davaları, ayrı ayrı, Avrupa’nın kendi topraklarında gerçekleşen terör eylemlerindeki sert, kararlı ve bizce de doğru bulduğumuz ve olması gereken tavrının gerekçesini, sadece “Siyasi partinin terörü kınamaması”yla izah eder.

Avrupalıların bize demokrasi dersi vermeye kalktıkları her an, Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu  (Almanca: Rote Armee Fraktion / RAF) yöneticilerinin, Almanya’nın en güvenlikli hapishanesinde, tutuldukları farklı hücrelerde, “enselerine ateş edilerek intihar ettikleri” ya da boyunlarında hiçbir iz olmadan “kendilerini astıkları” olayları hatırlarız.

PKK terörüne "Binlerce TIR" silah sağlayan, bugün bile FETÖ'yü himaye eden, dünyanın her köşesinde döktüğü kanlarla menfaat devşiren ABD’nin, destekledikleri PKK terörünün ve onun siyasi uzantılarının, Türkiye’de işlediği 40 bini aşkın cinayetin 40 binde biri bile kendi ülkelerinde gerçekleşse nasıl bir tavır göstereceğini hepimiz biliyoruz.

Değerli Basın Mensupları,

Göreve başlama şartı olarak; "Devletin varlığı, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacağı..." üzerine namusu ve şerefi üzerine yemin edip, 15 yaşındaki evladımız Eren Bülbül'ün katillerine saygı duruşunda bulunan yahut terör örgütüne katılımların, terör örgütünün cinayetlerinin “doğal süreç” olduğunu ifade edebilenlerin, Cumhuriyeti kuran TBMM'nin çatısı altında bugüne dek bulunabilmeleri bile bizim için utanç vesilesidir. Bu durumdan vicdanları kanamayanların ise bizim için, katillere, vatan hainlerine saygı duruşunda bulunanlardan hiçbir farkları yoktur.

Şu veya bu sebeple yahut gerekçeleri ne olursa olsun, herkesin suç işleyebileceği kabul edilir.

Suç işleyen bir kişi, herhangi bir siyasi partiye mensupsa, mensup olduğu siyasi parti elbette, kişilerin işlediği fiillerden dolayı suçlanamaz.

O kurumun durumunu, suçlu olup olmadığını, suça ve suçluya karşı tavrı belirler.

“Odak olmak” fiilini ve “odak olmak” kavramının karşılığını bu tavra baktığınızda bütün açıklığıyla görebilirsiniz.

Dün, gerçekleştireceklerini ilan ettikleri yürüyüş bile, tek başına, “suçu ve suçluyu övme”, suçun niteliklerini bütünüyle kabul etmenin onayı olarak, bizce “odak olma”nın şartlarını yerine getirmektedir.

Yürüyüşün, ismiyle, sebebiyle, ifade edilen gerekçesiyle, şekliyle, zamanlamasıyla, provokasyon ve yanlış olduğunu düşünüyor, güvenlik güçleri ve yargının bu konuyla ilgili de görevlerini yerine getirmelerini diliyoruz.

Sadece bu iki kişiye ve işledikleri suça karşı tutumları bile HDP’nin hangi konumda olduğunu belirlemeye yeterli olduğunu düşünüyoruz. Türkiye’ye 40 bin hayata ve milletimizin yaklaşık 1,5 trilyon dolarına mal olan bir topluluğun Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde var olmaları ve hazineden her yıl yardım almalarını hiç kimse izah edemez.

Bizi ve mensubu olmaktan şeref duyduğumuz milletimizi bu durumun meşruiyetine hiç kimse ikna edemez.

Değerli Basın Mensupları,

Daha önce de kısaca değinmiştim.  Biliyorsunuz uzunca bir süredir, ülkemizde barolar örneği üzerinden, meslek odalarının çalışma, seçim ve yeniden yapılanmaları tartışılıyor. 

Bu konu ülkemiz için yeni bir tartışma değil.

Uzun yıllardır, meslek odalarının çalışmalarını, demeçlerini, seçim dönemlerinde yaşadıkları rekabeti takip ediyoruz. Milletvekili seçilmemizden itibaren de çok sayıda kuruluş, bültenlerini, çalışmalarını, projelerini bize ulaştırıyorlar ve onları daha yakından takip etme imkanı buluyoruz.

Maalesef, barolarımızın ve meslek odalarının yaptıkları, basından ve bize ulaştırdıkları dokümanlardan takip ettiğimiz açıklamalarda, çoğu zaman, hizmet alanlarıyla ilgili konuların, günlük siyasetin ve yönetimde bulunanların ideolojik söylemleri arasında kaybolduğuna şahit oluyoruz.

En önemli sivil toplum örgütlerinden olduklarını düşündüğümüz meslek kuruluşları, yöneticileri aracığıyla sıklıkla politik tartışmalara dahil ediliyor, siyasi partiler arasındaki gerilimlerde taraf oluyor, bu sebeple çoğu zaman kendi üyeleriyle bağı zayıflıyor, “mesleki standartları yükseltmek”, “hizmet kalitesini artırmak” gibi asli görevlerini yerine getiremiyorlar.

Kişisel bir görüş olarak; meslek kuruluşlarının bir yandan politikayla iç içe olma çabalarına rağmen, kendi görev alanlarıyla ilgili, üyelerine kendilerinden beklenen katkıyı yapamamaları, genel bir memnuniyetsizliğe sebep oluyor ve asli görevlerini layıkıyla yerine getiremedikleri görüntüsü vermelerinden dolayı, siyasete de istedikleri ölçüde yer alamıyorlar.

Değerli Basın Mensupları,

Kabul etmeliyiz ki pek çok baro ve meslek odası uzun yıllar,  kolay organize olabilen marjinal gruplar tarafından yönetildi; bu gruplar bu kuruluşları kendi ideolojik hedefleri doğrultusunda kullandılar; barolar ve meslek kuruluşlarınım önemli bir kısmının, temsil ettikleri üyeler ve ileri taşımakla görevli oldukları meslek alanlarıyla ilgileri tek bağları, büyük bir titizlikle tahsil ettikleri aidatlar ve kongreden kongreye yapılan delege hesapları oldu.

Bu soruna artık köklü ve kalıcı bir çözüm bulunması gerektiğini düşünüyoruz.

Baroların ve meslek odalarının, “Baro ve Oda Meclisleri” şeklinde yapılanan, sadece kongreleri kazanan listelerdekiler yerine, her kesimden ve bölgeden temsilcilerin yer aldığı; bütün üyelerin temsil edildiği; temsil ettikleri mesleğe, onun gelişimine katkı yapan; mesleğin, üyelerin ve hizmetin standartlarını yükselten; bunun yanı sıra hizmet kalitesini artırmayı hedefleyen kuruluşlar haline gelmesini istiyoruz.

Bu kapsamda, birden fazla baro ya da meslek odası yerine, öncelikli olarak nispi temsilin esas alındığı bir seçim metoduyla, mümkün olan en geniş katılımla oluşan ve tüm kesimlerin temsil edildiği baro ve meslek odalarını tercih ettiğimiz tekrarlamak istiyorum.

Değerli Basın Mensupları,

Ayasofya fethin sembolü ve kılıç hakkıdır.

Bize göre Ayasofya’yı ibadete açmak, fethin bir gereği ve emanete sahip çıkmanın ötesinde bir egemenlik ve bağımsızlık meselesidir.

Biz, her zaman, bu tartışma her açıldığında, Ayasofya’nın, “Fatih’in vasiyetine riayet ederek ibadete açılması gerektiği” yönündeki kanaatimizi ifade ettik.

Bu konuda, halkımızdan ya da akademisyenlerimizden farklı görüşler de ifade edilebilir. Tümünü saygıyla karşılıyor, Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla ilgili, farklı görüşte olanların endişelerini giderecek bir çözüm bulunabileceğine inanıyoruz.

Bunun dışında, Ayasofya’yla ilgili dışarıdan gelecek, saygı ve edep sınırlarını zorlayan herhangi bir telkin ya da tehdidin, sadece süreci hızlandıracağını, hızlandırması gerektiğini, herkese hatırlatmak istiyorum.

Ayasofya, temsil ettiği değerler ve tarihi itibariyle dünyanın en önemli yapılarından biri.

1500 yıla yaklaşan ömründe, binanın, en iyi korunduğu dönemi Türklerin idaresi altında yaşadığını, ibadete açıldığı takdirde, ülkemizde, tarihi değer taşıyan pek çok ibadethanede olduğu gibi tarihi mirasın titizlikle muhafaza edileceğinin, bu konuda hiç kimsenin tereddüt ya da endişe yaşamaması gerektiğinin altını çizmek istiyorum.

Değerli Basın Mensupları,

Son günlerde, Ayasofya ve ülkemizin Akdeniz’deki hakları bahane edilerek, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan yönetimleri tarafından Türkiye’ye yönelik provokatif davranışlara şahit oluyoruz.

Türkiye’de siyaset yapıyorsanız, Yunanistan’ı hangi şartlarda ciddiye almanız gerektiği ayrımını yapabilmeniz gerekir.

Takip  edenler bilecek ve sayısız örneğini hatırlayacaklardır: Yunanistan’da meydana gelen her yolsuzluk, her ekonomik ve siyasi kriz, her başarısızlık, Yunanlı politikacılar tarafından uydurulan Türkiye’ye ilgili polemiklerle örtülmeye çalışılır.

Türkiye düşmanlığı bir yönüyle başarısız Yunan politikacıları için bir imdat butonudur. Bu durum, zaman zaman, tüm Yunanistan’ı  bir kişi kalmamacasına boşaltsalar ancak yarısını doldurabilecekleri İstanbul’u almaya, zaman zaman Türkiye’yi işgal etmeye uzanan, tüm dünyayı kendilerine güldüren saçmalıklara dönüşebilmektedir.

Aslında bugün Yunanlı politikacıların içine düştükleri saçmalıkların, ekonomisi büyük ölçüde turizm gelirlerine dayanan ve pandemi dolayısıyla kriz beklentisi içindeki başarısız yöneticilerin çaresizliğine bağladığımızı ayrıca ifade etmek istiyorum.

Bu yönüyle, Yunan politikacıların Türkiye’ye yönelik tehditlerini ciddiye almadığımızı ifade ederken, Yunanistan’a ve tüm dünyaya Akdeniz’in Yunanistan’ın mülkü olmadığını hatırlatıyor, Yunanlı politikacılara kendi selametleri için akıl ve hukuk dışı işlere tevessül etmemelerini tavsiye ediyoruz.

Değerli Basın Mensupları,

Daha önce de ifade etmiştim, tekrar etmekte fayda görüyorum:

Bir ülkede seçim yasalarıyla sürekli oynanması o ülkenin gelişmişlik ve demokrasi seviyesi ile ilgili bir göstergedir.

Siyasi partilere ödenen hazine ve seçim yardımlarının adaletsizliği, barajların değişen sistemde anlamını kaybetmesi, dolayısıyla kaldırılması gerektiği örneklerindeki gibi çözülmesi gereken problemlerimiz var.

Seçim sistemleri, milletin eğilimlerini “en doğru şekliyle” idareye taşıma fonksiyonunu yerine getirmelidir.

Konuyu “kurallar ve prensipler” üzerinden tartışmak mecburiyetindeyiz:

Bunun yanı sıra cari olan ve geçmişteki anayasalarda yer alan “temsilde adalet ve yönetimde istikrar”ı sağlıyor olabilmeleri, seçim kanunları yapılırken dikkat edilecek en önemli hususlardan bir olmalıdır.

Bizim de desteklediğimiz Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi’nin milletimiz tarafından kabul edilmesinin ardından, kabul etmeliyiz ki, bugün toplumun hemen hemen tüm kesimleri, seçime katılan tüm partiler, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsil ediliyorlar. Bu açıdan “temsilde adalet”, vatandaşlarımızın oylarının zayi olmaması ve milletin eğilimlerinin temsilcileri aracılığıyla Meclis’e taşınması açısından sağlanmış görünüyor.

Bu durumu geliştirmek yerine, millet iradesinin önüne yeni barajlar koymak, demokrasimizi bugün geldiği noktadan geriye götürme işlevi görecektir.

Diğer taraftan, Cumhuriyet tarihinin karakteristik hastalıklarından olan, ortalama 1,5 yıl bile görev yapamayan kısa ömürlü hükümetler, bunun neticesi olarak istikrarsızlık, sık sık yapılan seçimler yüzünden varlığımızın, istikbalimizin, popülizme ve günlük politikalara kurban edilmesi sona ermiş, “yönetimde istikrar” da sağlanmış görünüyor.

Elbette eksiklerimiz var, bunu yine birlikte, diyalogla, sistem içerisinde ve “pozisyonumuza avantaj sağlamayı”, “günlük çıkarlara göre tavır almayı” ya da” “politik çıkarlar sağlamayı” düşünmeden, adaleti, hukuku ve millet iradesini esas alarak gerçekleştirmek zorundayız.

Şunu hiç unutmayalım: Hukukun içerisinde ara yollar aramak, kuralların kenarından dolanmak veya hülle gereçleri oluşturmak, bazen bu yolu tercih edenlere kısa vadede avantaj gibi görünse de uzun vadede bu siyasilere büyük zararlar vermiş, siyaset sahnesinden silinmelerine yol açmıştır. Buna geçmişte sayısız kez şahit olduk.

Bu yöntemler, geçmişte sadece o siyasi partileri ve kadroları değil, bütünüyle siyaset kurumunu ve parlamentoyu da itibarsızlaştırdı, inanılırlığına, güvenilirliğine zarar verdi.

Demokrasinin ve millet iradesinin önüne konulan tüm engellerin, zaten amacına ulaşmadığı gibi, bütünüyle devlete, millete, demokrasimize, siyaset kurumuna ve parlamentomuza zarar verdiği kanaatindeyim.

Seçim yasalarının, konjonktürel dalgalanmalara göre değil, millet iradesinin tecelli etmesine, demokrasiye yapacağı katkıya göre şekillendirilmesini tekrar ifade ederek; yeni sistem içerisinde, seçim barajlarının fonksiyonlarını kaybettiği, tümden kaldırılması gerektiğini tekrar ifade etmek istiyorum.

E-BÜLTENE ABONE OLUN

PARTİMİZLE ALAKALI YENİLİKLERDEN İLK SİZ HABERDAR OLUN