Genel Başkanımız Sayın Mustafa Destici Basın Toplantısı Düzenledi


Değerli Basın Mensupları,

Dün, Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak da adlandırılan Büyük Taarruz’un zaferle sonuçlanmasının, Zafer Bayramımızın 100. Yılını kutladık.

Zafer Bayramı, bir başka deyişle, kaybettiğimiz 1. Dünya Savaşı’nın ardından, işgal edilen vatan topraklarımızın, son işgal kuvveti olan Yunanlılardan da tamamen temizlenmesinin 100. yıldönümüydü.

Sonrasında, yokluklar içinde verdiğimiz insanüstü mücadeleyle, 29 Ekim 1923’te, o gün itibarıyla, tarihin son büyük, bağımsız Türk devletini, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduk.

Türkiye Cumhuriyeti, milletçe tarihin her döneminde kutsal bildiğimiz ve “Devlet-i ebed müddet” tabiriyle hayati bir önem atfettiğimiz konumunun yanında, “alın teriyle”, “gözyaşıyla”, “kanla” inşa edilmiş olması yönüyle de hepimiz için “mukaddes bir emanet” niteliği taşır.

Bizler, siyasetin bir “kamu görevi” olduğu şuuruyla; yaptığımız her işte, hizmet ettiğimiz devleti, “şehitlerimizden emanet aldığımızı” ve “gelecek nesillere daha güçlü teslim etme mecburiyetimizin sorumluluğunu” unutmadan görev yapıyoruz.

30 Ağustos Zafer Bayramımızı, milletçe büyük bir gururla kutladık.

Resmi törenlerin ardından, dün, Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde düzenlenen kutlama programına katıldık.

Programa emeği geçen herkese; Askeri Bando Birliklerimize, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasına, Genelkurmay Başkanlığı Mehteran Bölüğüne, Kültür Bakanlığı sanatçılarımıza, organizasyonda görev alanlara ve davet sahibi olan Sayın Cumhurbaşkanımıza; Büyük Zafer’in 100. yılına yakışan çok güzel bir program gerçekleştirdikleri için, ayrıca teşekkür ediyorum.


Değerli Basın Mensupları,

Kazandığımız zaferler, milletimizin 21. Yüzyıldaki varlığının yapı taşlarıdır.

Milletimizin, tarihten bugüne kazandığı zaferleri; milletimizin varlığının, birliğinin hangi temellere dayandığı üzerinde tefekkür ettiğimizde, asli unsurun değerlerimiz olduğunu görürüz.

Malazgirt’te “Bu kefenimdir!” diyerek giydiği beyaz elbisesiyle savaş meydanına yürüyen Sultan Alparslan’ın;

Çanakkale’de, siperde okuduğu Kur’an-ı Kerim’i bir saf arkasındaki arkadaşına verip şehadete koşan Mehmetçik’in;

Milli Mücadele bütün şiddetiyle devam ederken, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni besmeleyle açan iradenin;

Büyük Taarruz’da “Allah! Allah!” sesleriyle kurşunlara göğsünü siper ederek koşan askerlerimizin;

Mücadelesinin, azminin, gücünün ve muvaffakiyetinin kaynağı olan iman ve aşkı unutmayacak, evlatlarımıza unutturmayacağız.

Bizi millet yapan değerlere düşman olanların, aslında o zaferlere düşman olduklarını da biliyoruz.

Vatanımızı kutsal bildik, kutsal bilmeye devam edeceğiz.

Vatanımızı, onu yurt edinen milletimizi, evlatlarımızı, sınırlarımızı, özgürlüğümüzü, bağımsızlığımızı, bedeli ne olursa olsun koruyacağız.

30 Ağustos 1922’nin 100. yılında, Sultan Alparslan’dan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e, yaşadığımız toprakları bize vatan yapan, İstiklal Savaşı’mızı kazanarak, ay yıldızlı al bayrağımızın altında hür ve bağımsız yaşamamızı sağlayan, onu korumak için hayatlarını, ailelerini, istikballerini, umutlarını, sevdalarını, gözlerini kırpmadan feda eden, milletimizin kahraman evlatlarını, şehitlerimizi, gazilerimizi, rahmetle, şükranla ve saygıyla yad ediyorum.

Yeniden, Türk Silahlı Kuvvetleri’mizin ve milletimizin 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı ve Türk Silahlı Kuvvetleri Günü’müzü, gelecekteki zaferlere vesile olması dileklerimle kutluyorum.


Değerli Basın Mensupları,

Irak’taki gelişmeleri dikkatle takip ediyoruz.

Maalesef, Irak’ın, adım adım yeni bir istikrarsızlık sürecine sürüklendiğine şahit oluyoruz.

Irak’ın, ABD ve İran başta olmak üzere, kendi iç dinamikleri dışındaki etkenler tarafından, zaten içinde bulunduğu ağır şartlardan, daha derin ve çözülmesi güç problemlerle karşı karşıya bırakıldığı, bir gerçek olarak karşımızda duruyor.

Konuyla ilgili ayrıntılı bilgilerimiz ve analizlerimiz var.

Önümüzdeki günlerde, ihtiyaç gördüğümüz ve ihtiyaç duyulduğu taktirde, ilgili mercilerle ve kamuoyuyla da ayrıntılı bir şekilde paylaşacağız.

Dışişleri Bakanlığımız başta olmak üzere, devletimizin ilgili kurumlarının, Cumhurbaşkanlığımızın koordinesinde, bütün detayları titizlikle takip ettiğini de görüyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti büyük ve güçlü bir devlettir.

Devletimizin kadrolarının, müstakilen Irak’taki krizin ve krizin Türkiye’ye yansımalarının tedbirlerini alacak güce ve dirayete sahip olduğunu düşünüyoruz.

Bugünlük, sadece, Irak’taki gerginliğin, Musul ve Kerkük başta olmak üzere, Türklerin bulunduğu bölgelere sıçraması ve Irak’ta yaşayan Türkleri hedef alması halinde, Türkiye’nin inisiyatif üstlenmesi ve Irak’tan Türkiye’ye yönelebilecek yeni bir göç dalgasına karşı, sınırımızın Irak tarafında tampon bölgeler oluşturulması için hazırlık yapmamız gerektiğini ifade etmek istiyorum.


Değerli Basın Mensupları,

Biliyorsunuz, zaman zaman, Yunanistan’la, “tamamı Yunanistan’dan kaynaklanan” ve “tamamı Yunanistan tarafından uluslararası hukukun ihlal edilmesi” niteliği taşıyan problemler yaşıyoruz.

Son olarak, Yunanistan Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na ait hava unsurları, geçen hafta, Türk Silahlı Kuvvetlerimize ait F-16’ları tam üç kez radar kilidi atmak suretiyle taciz etti.

Öncelikle yaşanan krizin asıl sebebi olarak gördüğümüz ve azmettirici durumunda olan, başta ABD olmak üzere herkese, Türkiye’nin bir NATO ülkesi olduğunu hatırlatıyorum. Tehlikeli bir oyun oynuyorsunuz.

Yunanistan’la ilgili, zaman zaman çeşitli vesilelerle açıkladığımız görüşlerimizi, bu vesileyle tekrar etmek istiyorum:

Yunanistan bizim komşumuz.

Komşularımızın tümüyle ilgili olumlu dilek ve beklentilerimiz, elbette Yunanistan için de geçerli.

Yunanistan’la Ege ve Kıbrıs başta olmak üzere çeşitli ihtilaflarımız var.

Bununla birlikte, Yunanistan, en büyük askeri güçlerinden biri olduğumuz NATO’da ve halen “aday ülke” statüsünde olduğumuz Avrupa Birliği’nde müttefikimiz.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Yunanistan’a yönelik bir toprak talebi yoktur.

Milletimiz, Yunan halkına yönelik bir düşmanlık da taşımıyor.

Bin yıla yaklaşan bir süre, kısa kriz dönemleri dışında, Rumlarla “birlikte” ve “yönetimimiz altında” yaşadık.

Türkiye’ye gelen hiçbir Yunanlı, milliyetinden dolayı farklı bir muamele görmez. Her yabancı gibi, Yunanlılar da Türkiye’de, sevgiyle ve saygıyla karşılanır, sevgiyle ve saygıyla uğurlanır.

Türkiye’de on binlerce Rum vatandaşımız yaşıyor.

Hepsi Türkiye Cumhuriyeti’nin birinci sınıf vatandaşıdır. Varlıkları devletimizin güvencesi altındadır.

Elbette acı hatıralarımız var ama sanırım hiç kimse, Türkiye’deki Rumların, bugünkü Yunanistan sınırları içinde kalan bölgede yaşayan Türklerden daha fazla eziyet gördüklerini iddia edemez. Ve yine, Türkiye’de hiç kimse, geçmişin üzücü olaylarının tekrarlanmasını arzu etmiyor.

Yunanistan’la aramızdaki ihtilafların, Yunanistan’da sık sık iç politika argümanı olarak kullanılması; Yunanlı politikacıların, yetersizliklerini, vizyon eksikliklerini, kusurlarını örtmek için, Türkiye’yle gerginlik üretip bunu malzeme yapmaları; en çok Yunan halkına zarar veriyor.

Türkiye iyi niyetini Kıbrıs’ta da göstermiştir.

Adaya işgal niyetiyle değil, Türkleri katliamdan korumak için gittik.

Kıbrıs’ın bütününü almak yerine, Kıbrıs Türklüğünün ve Kıbrıslı Rumların güven ve barış içinde hayatlarını sürdürebileceği imkanları sağladık.


Yunan halkı, yetersizliklerini “hayali bir Türkiye tehdidi”yle örtmeye çalışan; istikballerini ABD’ye sığınarak, ABD’nin kuklası olarak kurabileceklerini zanneden; hukuka, insan haklarına riayet edip, barış içinde, huzurla yaşamak yerine, milli gelirlerini, asla kazanamayacakları bir savaş adına silahlanmaya harcayan ve halkını yokluğa mahkum eden; yeteneksiz, bilgisiz, vizyonsuz, kifayetsiz, karikatür politikacılarla hesaplaşmalı ve kendi gelecekleri adına bu zihniyetten kurtulmalıdır.

Yunanlı politikacılara “dostça” hatırlatıyorum:

Dün, Türkiye’de Zafer Bayramımızı kutladık.

100 yıl önce, ordusuz, silahsız, parasız, mağlup Anadolu’yu işgale kalktıklarında arkalarında hangi zihniyet varsa, bugün de aynı zihniyet var.

Ama unutulmasın, karşılarında aynı Türkiye yok.

Tarihin sayfalarını karıştırın.

30 Ağustos 1922’den sonra, Yunanistan’da neler yaşandığına bir göz atın.

Yine ders almazsanız, akıbetinize razı olacaksınız demektir.


Değerli Basın Mensupları,

İnsanın olduğu her yerde, her toplumda, her dönemde hatalar, kusurlar, suçlar var oldu, olmaya da devam edecek.

Kavramsal olarak da “devlet” ve “hukuk”, bu kavramların telaffuz edildiği ilk günden beri, bu kaçınılmaz realite karşısında, bireyi ve toplumu korumak için var oldular.

Bir topluluğun içinde hataların, kusurların ve suçların olması elbette hepimizi rahatsız eder ve toplumlar için çok önemlidir. Ama asıl önemli olan, o toplulukları yöneten idarelerin, bahsettiğimiz durumlar karşısında ne tavır aldıklarıdır.

Devlet, suç işleyen kim olursa olsun, hiçbir ayrım ve ayrıcalık tanımadan hukuku işletmelidir.

Kimden gelirse gelsin, her iddia, her şüphe titizlikle değerlendirilmeli ve milletimizin, devletine ve adalete güveni asla zedelenmemelidir.

“Adalet mülkün temelidir.” ve mülk kelimesiyle kastedilen devlettir.

Hiçbir suçun gizli kalmayacağına, gizli kalamayacağına ve adaletin er yada geç tecelli edeceğine samimiyetimle inanıyorum.

Saygılarımla...