Genel Başkanımız Sayın Mustafa Destici Basın Toplantısı Düzenledi


Değerli Basın Mensupları,

HDP'ye yönelik kapatma davasında süreç devam ediyor. 

Esas hakkındaki savunmasını Nisan ayında veren HDP, Temmuz ayında da ek delilleri Anayasa Mahkemesi'ne sunmuştu. 

HDP, savunmasında bir  mahkeme üyesine yönelik reddi hakim talebinde bulunmuştu.

Anayasa Mahkemesi, HDP'nin kapatma davasıyla ilgili reddi hakim talebini reddetti. 

Ek delil dosyası için ise 30 gün ek süre verdi.

Yüksek Mahkeme heyeti, "terör örgütüne üye olmak" suçundan yargılanan eski HDP Adıyaman Milletvekili Behçet Yıldırım ile öldürülen PKK'lı teröristle fotoğrafları basına yansıyan ve TBMM tarafından yasama dokunulmazlığı kaldırılan HDP Diyarbakır Milletvekili Semra Güzel ile ilgili dosyaların, davaya ek delil olarak girmesine karar vermişti.

Kapatma davasında işleyen süreçte, ek savunma süresinin de bitmesinin ardından belirlenecek bir tarihte, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Bekir Şahin sözlü açıklama, HDP yetkilileri de sözlü savunma yapacak.

Kapatma davası sürecinde, Başsavcılık dava dosyasına ek delil ve ek savunma eklenebiliyor. 

Bu kapsamda HDP hakkındaki kapatma davasını, 15 kişiden oluşan Anayasa Mahkemesi heyeti karara bağlayacak.

Anayasa'nın 69. Maddesi’nde sayılan hallerden ötürü partinin kapatılmasına veya dava konusu fiillerin ağırlığına göre devlet yardımından kısmen ya da tamamen yoksun bırakılmasına, toplantıya katılan üyelerin 3'te 2 oy çokluğuyla yani 15 üyenin 10'unun oyuyla karar verilebilecek.


Değerli Basın Mensupları,

Konuya hangi açıdan bakarsanız bakın, HDP’yle ilgili herhangi bir değerlendirme, maalesef, Türkiye’nin, 40 yıldır süren terörle mücadelesinden bağımsız olarak yapılamıyor.

Konunun uzmanları tarafından, terörün, Türkiye Cumhuriyeti'ne maliyeti, 2 trilyon dolar olarak açıklanıyor.

Bu rakam, 2022 yılı Türkiye’nin “brüt dış borcu”nun 4 katından daha fazla.

Değerli Basın Mensupları,

Menşei ve mahiyeti itibarıyla, bugün yaşadığımız durumla çok fazla benzerlik göstermesine rağmen, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarındaki ayaklanmaları hariç tutarsak, ülkemizde, sistematik terör olaylarıyla, 70’li yılların başında tanıştık.

1980 darbesiyle kabuk değiştirip Ermeni Terörü’ne evrilen hadiseler, “kurgu”nun kontrolden çıkıp Fransa’ya sıçramasıyla, 15 Temmuz 1983’te Paris Orly Havalimanı’nda, THY Bürosu’nun bombalanmasının ardından, bir kez daha biçim değiştirerek PKK terörüne dönüştü.

Bilindiği gibi, 15 Ağustos 1984’teki Eruh ve Şemdinli baskınları, PKK’nın ilk eylemleri olarak kabul ediliyor.

Değerli Basın Mensupları,

Terörün, Soğuk Savaş döneminden itibaren emperyalist devletler için bir “küresel mücadele enstrümanı” olduğunu, 

50 yıldır Türkiye’yi belirlenen alanda tutmak için yoğun olarak kullanıldığını, 

bilaistisna “dış kaynaklı olduğunu” ve 

“küresel bir plana hizmet ettiğini”, 

bir an olsun göz önünden ayırırsanız, analizde ve çözümde, tüm gerçekliği kaybedersiniz.

Yine bir ayrıntı olarak, Türkiye’nin yaşadığı ve “terör” olarak adlandırılacak hadiselerin tümünde, “Batı” çifte standartlı davranmıştır ve bu davranış şekli, hadiselerin bütününe dair yaptığımız analizin sağlamalarından biri durumundadır.

PKK terörü Batı tarafından himaye ediliyor, destek görüyor.

Avrupa ülkeleri PKK’yı himaye ediyor.

Çeşitli isim ve biçimlerle, PKK’nın kurdurduğu ve PKK’ya destek sağlayan kuruluşların ülkelerinde faaliyet göstermesine izin veriyor.

Televizyon yayınları başta olmak üzere, Türkiye’yi hedef alan organize propaganda faaliyetlerine izin veriyor.

Terörün finanse edilmesine ve teröre lojistik sağlanmasına göz yumuyor. 

Hatta, kendi topraklarında, bu amaçla meydana gelen örgütlerin mafyalaşmasını bile kontrollü olarak tolere ediyor.

ABD, Ortadoğu’da “en kolay kullanabileceği” bu “köksüz” denge unsuruna, silah yardımı yapıyor, askeri eğitim veriyor, devlet kurdurmaya çalışıyor.

Değerli Basın Mensupları,

Biz, teröre karşı, güvenlik güçlerimizle mücadele verirken, “kendi ülkemizde”, terörün siyasi uzantılarına gösterdiğimiz tolerans, terörle mücadeleyi ciddi biçimde zaafa uğratıyor.

Terör örgütü ve uzantılarıyla mücadele ederken “dış baskı”, hiçbir şekilde “belirleyici” ve “engel” olmamalıdır.

Geçmişte, Batı’nın teröre verdiği desteği, “Türkiye’deki demokratik eksikliklere bağlaması”, bugün yaşadığımız “terörün siyasallaşması” ile eksilmemiş, bilakis artarak devam etmiştir. 

Türkiye’nin demokratikleşme yönünde attığı hiçbir adım, bu gerçeği değiştirmedi.

Çünkü Batı için problemin “insan hakları”, “demokrasi” ya da “Türkiye’nin genel politikaları” değil, “Batı’nın Ortadoğu’daki enerji kaynakları üzerindeki menfaatleri” olduğunu, bugün daha net olarak görebiliyoruz.

80’li ve 90’lı yıllarda, Türkiye’deki parti kapatma kararları, tek başına bile, Türkiye’ye uygulanan askeri, siyasi ve ekonomik yaptırımların gerekçeleri olarak önümüze koyuluyordu. 

Türkiye’de, bugün, hukuk altüst edilerek, terör örgütünün kontrol ettiği bir yapının siyasi parti görünümünde varlığını sürdürmesi, Batı’nın teröre desteğiyle ilgili daha önce ileri sürdüğü gerekçeleri anlamsız kılmaktadır. 

Peki, Batı genel anlamda teröre ve terörün siyasallaşmasına nasıl bakıyor? 

Daha doğru bir deyişle, benzer bir durum kendi coğrafyalarında yaşandığında aynı probleme karşı nasıl davranıyorlar?

Bunu kendi hukuk sistemlerinden örneklerle inceleyelim:

“Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu” ya da daha çok bilinen adıyla “Venedik Komisyonu”, Avrupa Konseyi’nin anayasal konulardaki danışma organıdır. 

Komisyon; “demokratik kurumlar ve temel haklar”; “anayasa yargısı ve olağan yargı”; “seçimler, referandum ve siyasi partiler” olmak üzere üç temel alanda çalışıyor.

Önümüzde çok fazla veri var ve  tümü her vatandaşımızın bir tuşla ulaşabileceği mesafede duruyor.

Venedik Kriterleri’nde, 

“Siyasi partilerin yasaklanması veya kapatılması, ancak demokratik anayasal düzeni yıkmak için şiddet kullanımını savunan veya şiddeti bir politik araç olarak kullanan ve böylece anayasa tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlükleri zayıflatan partilere ilişkin olarak haklı/meşru görülebilir.” 

hükümleri yer alır ve devamında hukuki sürecin nasıl yürütüleceği tarif edilir.

Konunun pratikte nasıl işlediği ve mahkemelerin hangi tolerans aralığında karar verdiğini ise Herri Batasuna ve Batasuna Davalarında, bütün açıklığıyla görebiliriz.

Haziran 2002 tarihinde İspanya Parlamentosu, siyasi partiler hakkında 6/2002 sayılı Organik Kanunu çıkardı. 

Yeni Kanunun ikinci bölümü siyasi partilerin kuruluşuna, fonksiyon ve faaliyetlerine; üçüncü bölümü ise partilerin kapatılması veya faaliyetlerinin askıya alınmasına dair hükümler getiriyordu. 

Ağustos 2002’de verilen bir kararla Ulusal Mahkeme merkezi soruşturma hakimi, Batasuna’nın faaliyetlerini durdurdu ve üç yıllık bir süre için Herri Batasuna ve Batasuna tarafından kullanılan tüm ofislerin kapatılmasına hükmetti. 

İspanyol hükümeti adına Devlet Danışma Konseyi (State Counsel) Eylül 2002’de, Herri Batasuna ve Batasuna’nın inkar edilemez bir biçimde demokrasi ve anayasal değerler, demokratik süreç ve insan haklarıyla bağdaşmayan birtakım faaliyetlerle, yeni Siyasi Partiler Hakkındaki Organik Kanunu ihlal ettikleri gerekçesiyle bu partilerin kapatılması için Yüksek Mahkeme’ye başvurdu. 

Aynı gün İspanya Başsavcısı da söz konusu partilerin Yeni Kanun uyarınca kapatılması için başvuru yaptı. 

2003 yılında Batasuna yeni kanunun anayasaya uyumluğunun incelenmesi için Yüksek Mahkeme’ye başvurdu, ancak bu başvuru söz konusu kanunun anayasaya uygun bulunduğu gerekçesiyle reddedildi. 

Yüksek Mahkeme, “terörizm yoluyla taktiksel ayrılma stratejisi” izledikleri gerekçesiyle Herri Batasuna ve Batasuna partilerini yasa dışı ilan etti ve kapatılmalarını hükmetti. 

Yüksek Mahkeme söz konusu partilerin temelde birbirinden ve ETA terör örgütünden farklı olmadığını tespit etti. 

Yüksek Mahkeme, onları “önemli ölçüde aynı ideolojiyi paylaşan... ve dahası adı geçen terörist örgüt tarafından yakından kontrol edilen gruplaşmalar” olarak tanımladı ve gerçekte “ETA tarafından önceden planlanmış bir operasyonel silsile süreci yoluyla değişik zamanlarda kurulmuş bu görünüşte farklı yasal teşekküller arkasına saklanmış tek bir örgütün, yani ETA’nın” var olduğu sonucuna ulaştı. 

Yüksek Mahkeme kararını Siyasi Partiler Hakkındaki Organik Kanuna dayandırdı. 

Aynı Kanun uyarınca kapatılan partilerin mal varlıklarına el konulmasına da karar verdi. 

2004 yılında verilen iki kararla Anayasa Mahkemesi Yüksek Mahkeme’nin kararına karşı yapılan itirazları reddetti.

Dosyayı incelediğimizde, Herri Batasuna ve Batasuna Davalarının sonuç gerekçelerinde, Türkiye’deki duruma ışık tutacak çok sayıda ayrıntıya rastlayabiliriz.

Partilerin kapatılmasına karar verirken, Yüksek Mahkeme, kendisini, başvuru sahiplerinin ETA tarafından gerçekleştirilen saldırıları kınamamış olmaları gerçeğinden bahsetmekle sınırlandırmadı.

Aksine, ETA’nın, terör stratejisinde, başvuru sahibi partilerin yardımcı olduğu sonucunu çıkarmayı sağlayacak bir dizi eylemi sıraladı. 

Bunlar iki kategoriye ayrılabilir: 

Birincisi: Bir toplumsal çatışma ortamı oluşturmaya katkı sağlayanlar. 

İkincisi: ETA’nın terör faaliyetlerine gizli destek sağlamaya yönelik olanlar. 

Değerli Basın Mensupları,

Görülen davalara dair binlerce sayfalık dokümanları incelediğinizde, hemen her sayfada aynı iki sonuçla karşılaşırsınız:

Bunlardan ilki, davaların Türkiye’deki durumla benzerliği olacaktır.

Yanlış anlaşılmasın, “benzerlik” kelimesiyle, terörün “mahiyetini” ve “Avrupa’daki etkilerini” değil, terörle mücadelede sahip olunması gereken “bakış açısını” ve “hukuk anlayışını” kast ediyoruz.

ETA terörünün neden olduğu toplam ölüm sayısı 800 civarındadır.

Yine, Herri Batasuna ve Batasuna partilerinin, ETA’yla organik bir bağının olmasıyla mahkeme birinci dereceden ilgilenmemiş, “terör eylemlerinin kınanmaması”nı kararın alınmasında yeterli görmüş, daha önce de belirttiğimiz gibi, “toplumsal çatışma potansiyeli” ve “gizli dayanışma ihtimalleri”yle karar desteklenmiştir.

HDP örneğinde, terör eylemlerinin kınanmaması bir yana, şehir merkezlerinde, sivillere yönelik kitlesel katliamlar bile “terör eylemi”, bu katliamların failleri bile “terör örgütü” olarak tanımlanmamıştır. 

Kararlarda ifade edilen “toplumsal çatışma potansiyeli” ve “gizli dayanışma” ifadeleri, Türkiye için karikatürize tanımlamalardır.

HDP’nin hapisteki  eş genel başkanı Demirtaş, defalarca ya “ayaklanma” çağrısında bulunmuş ya da PKK’nın ayaklanma çağrılarına destek olmuş, meydana gelen olaylarda yüzlerce insan hayatını kaybetmiş ve bu ayaklanma çağrıları HDP’nin genel merkez yönetimi tarafından karara bağlanmıştır.

Yine, söz konusu olan bir “gizli dayanışma” değil, yönetimleri, adayları, politikaları, bütünüyle bir terör örgütü  tarafından belirlenen bir topluluğun, Türkiye’de, “siyasi parti” maskesiyle, yasaların güvencesinde, faaliyetlerini sürdürebilmesidir.

Davayı incelediğinizde fark edeceğiniz ikinci ayrıntı, Türkiye’ye karşı, Batı ülkelerinin ve Batı ülkelerinin boyunduruğundaki uluslararası kuruluşların çifte standardı ve hukuk tanımazlıkları olacaktır.

Uluslararası hukukun terör ve şiddet olaylarına karşı uygulamalarıyla ilgili sayısız örnek ve mahkeme kararı gösterebiliriz.

Peki, Türkiye’deki durum ne?

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, siyasi partilerle ilgili,

“Siyasî partiler ... Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler.”

“Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.” 

hükümlerini içerir.


Değerli Basın Mensupları, 

Konuya, dört farklı açıdan bakıyor ve aynı sonuca ulaşıyoruz.

1. İç hukuk : 

T.C Anayasası, bir siyasi partinin, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı faaliyetlerin odağı olması ve suçu teşvik etmesi halinde kapatılması gerektiği hükmünü getirir. 

2. Uluslararası hukuk: 

Bağlı olduğumuz uluslararası hukuka göre, bir siyasi partinin terör ve şiddetle iltisakı hatta terör örgütlerini ve eylemlerini kınamaması dahi, tek başına kapatılma gerekçesidir.

3. Siyasi durum ve ülke güvenliği:

Ülkenin yoğun olarak terörle mücadele ettiği ve ülke dışında operasyonlar yaptığı şartlarda, yurt içi ve dışında, ülkenin savaştığı unsurları destekleyen bir siyasi partinin, faaliyetlerine devam etmesi, TBMM’de temsil edilip, TBMM’nin imkanlarından faydalanması, hazineden pay alması bir güvenlik meselesidir ve sürdürülemez, buna asla göz yumulamaz.  

4. Kamu vicdanı ve insani gerekçeler: 

İşlediği on binlerce cinayetle birlikte, sicilinde sayısız suçu barındıran bir terör örgütünün, siyasi parti görüntüsündeki bir örgütlenmeyle, siyaset alanını da istismar ve terörize etmesi, başta terör eylemlerinin kurbanları, aileleri, yakınları olmak üzere, bir bütün olarak milletimizi ve kamu vicdanını rahatsız etmektedir.


Değerli Basın Mensupları,

Tüm bu gerekçeler ışığında, ülkenin anayasayla teminat altına alınmış varlığına kast eden eylemlere açık ve örtülü destek olan, siyasi parti görünümündeki örgütlenmenin varlığını sürdürmesi hiçbir şartta mazur görülemez.

Bu sebeple PKK’nın siyasi şubesi HDP bir daha açılmamak üzere ve yenilerin kurulmasına müsaade edilmemesi kaydıyla kapatılmalıdır.

Türk siyaseti ve gazi meclis teröristlerden  iş birlikçilerinden ve onların vesayetinden kurtarılmalıdır. 


Değerli Basın Mensupları,

ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, Ermenistan'ın başkenti Erivan'da yaptığı açıklamada, “Azerbaycan-Ermenistan sınırında yaşanan çatışmalardan Azerbaycan'ın sorumlu olduğunu” iddia etmiş, “Azerbaycan tarafından başlatıldı, bunun kabul edilmesi lazım. Ermenistan ziyaretimiz Azerbaycan’ın Ermenistan’a yönelik yasadışı ve ölümcül saldırıları nedeniyle büyük önem taşıyor. Bu saldırıları kongre adına şiddetle kınıyoruz.” ifadelerini kullanmıştı.

Konuşmanın içeriğini ve Azerbaycan ile Ermenistan arasında süregelen durumu değerlendirmeden önce,  kısaca, ABD’nin, son dönemde, uluslararası alanda attığı adımlara dikkatinizi çekmek istiyorum.

ABD’nin, Ukrayna’da, Ermenistan’da, Afganistan’da, Suriye’de, Irak’ta, İran’da ve Yunanistan’da yaptığı hamleleri bütün olarak değerlendirdiğimizde; ya “aklını ve vicdanını tamamıyla kaybetmiş bir siyasi iradeyle” ya da “yeni bir dünya savaşı çıkarmaya çalışan bir organizasyonla” karşı karşıya olduğumuz izlenimine kapılıyoruz.

Neredeyse tümü Türkiye’yi doğrudan etkileyen söz konusu örneklerin tamamında, ABD politikaları, bölge ve dünya barışına önemli zararlar veriyor.

Azerbaycan’la ilgili, Pelosi’nin açıklamaları, dolayısıyla ABD’nin tutumu, gerçeklikten ve iyi niyetten uzak olmasının yanında, mevcut problemlerin barış ve diplomasi yoluyla çözümüne de engel oluyor.

30 yıl boyunca; Karabağ’ın işgalini; Ermenistan’ın hocalı başta olmak üzere soykırım niteliği taşıyan katliamlarını; Ermenistan’ın Azerbaycan’a saldırılarını görmezden gelenlerin; Azerbaycan meşru müdafaa hakkını kullandığı zaman, “uluslararası hukuk” diye ortaya çıkmalarının; hiçbir noktasında, hiçbir dakikasında, zerre miskal samimiyet yoktur.

Ermenistan üzerinden, Rusya, Azerbaycan, İran ve Türkiye arasında bir “ihanet karakolu” oluşturmaya çalışan ABD’nin, bölge barışını, en çok da kuklası haline getirdiği yönetimi aracılığıyla, Ermenistan’ı  ateşe attığını görüyor, Ermenistan’ı tekrar uyarıyorum.

Tarihin çöplüğü, küçük menfaatler için emperyalizmin oyuncağı olan, misyonu tamamlandığında, vaat edileni almak bir yana, elindekinden de olan, bedbaht kukla devletlerle, topluluklarla doludur.

Bu akıbete doğru yürüyorsunuz...


Değerli Basın Mensupları, 

Sayın Cumhurbaşkanımızın, Birleşmiş Milletler’in 77. Genel Kurulu görüşmelerinde yapmış olduğu konuşmayı dikkatle takip  ettik.

Konuşmanın, dolayısıyla Türkiye’nin mesajlarının, çok kritik bir dönemin içinden geçtiğimiz günlerde, üye ülkeler ve dünya kamuoyu için önemli mesajlar muhteva ettiğini düşünüyorum.

Sayın Cumhurbaşkanımız, yaptığı konuşmada;

Koronavirüs salgınının ardından, küresel sorunların çözümünde uluslararası dayanışmanın önemi;

Türkiye'nin salgın sürecinde hiçbir ayrım gözetmeden 161 ülke ve 12 uluslararası kuruluşa sağladığı destek; 

Türkiye'nin, iklim değişikliğiyle mücadeleye verilen önemin göstergesi olarak Paris Anlaşması'nı geçen yıl onaylaması;

Salgının tedarik zincirlerinde yol açtığı aksaklıklar sebebiyle ağır darbe alan küresel ekonominin Rusya-Ukrayna savaşıyla yeni bir şok dalgasına daha maruz kalması;

Artan enerji, gıda ve hammadde fiyatlarının oluşturduğu enflasyon baskısının, dünya çapında tüm ekonomileri ve sosyal refahı menfi yönde etkilemesi;

Rusya-Ukrayna savaşında Türkiye’nin tavrı ve barışa katkıları;

Suriye’de yaşananlar, terör, göçler;

Mültecilerle ilgili Yunanistan’ın utanç verici eylemleri;

Irak'taki istikrarsız ortam;

Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz’deki istikrarsızlık; 

Kudüs;

İran;

Azerbaycan;

Afganistan;

Sel felaketi sebebiyle son derece sıkıntılı günler geçiren Pakistan;

Uygur Türklerinin temel hak ve özgürlüklerinin korunması; 

Balkanlar'da barış ve istikrarın güçlendirilmesi; 

Türkiye'nin Ege Denizi'nde ve Doğu Akdeniz'deki hakları;

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması;

Afrika;

NATO ve

“İslam düşmanlığı” konularında, 

“net”, “anlaşılır” ve “doğrudan” mesajlar verdi.

Daha önce de çeşitli vesilelerle dile getirdim:

Haklıyız ama bugünün dünyasında, güçlü değilseniz haklı olmanız bir anlam ifade etmiyor.

O nedenle daha güçlü olmalı, bunun için daha çok çalışmalı, daha çok üretmeli, üretimde verimliliği ve kaliteyi artırma yönünde adımlar atmalı, hepsinden önemlisi milletçe, birlik ve beraberlik içinde olmalıyız.

 Milletimizi hedef alan, birliğimizi hedef alan, bağımsızlığımızı hedef alan, yıkıcı faaliyetlerin provokasyonlarına alet olmamalıyız.

Evet problemlerimiz var...

Evet tüm dünyada olduğu ülkemizde de zor günler yaşanıyor ama tüm zorlukları atlatacak güce de iradeye de sahibiz.

Birlikte başaracağız...